YOL AYIRIMINDAKI TÜRKIYE ----   YA ÖZGÜRLÜK YA SEFALET

YOL AYIRIMINDAKI TÜRKIYE ---- YA ÖZGÜRLÜK YA SEFALET

Fevzi BOZKURT
Ekonomi


 
Bir gün uyandiginizda bir de bakacaksiniz ki, kisi basi milli gelirimiz 20 bin dolar oluvermis. O günü bu dünyadaki yasaminiz sirasinda mi, yoksa öbür tarafa göçtükten sonraki bir uyanisinizda mi görürsünüz bilinmiyor. Bilinen su: konu edilen hayalin ne zaman gerçeklesecegini, bugün alinacak kararlar ve yapilacak tercihler belirleyecek.
YOL AYIRIMINDAKI TÜRKIYE
Neden mi? Çünkü eski usul tarimla, turizmle, insaatla varacagimiz yerin sonuna gelindi. Buradan öteye gitmek için her alanda katma degeri yüksek ekonomiye geçmemiz sart. Bunun yolu da belli; temel özgürlüklerde, hukuk sisteminde ve egitimde reform!
Dünyada yüksek katma deger yaratan inovasyon temelli ekonomilere baktigimizda gördügümüz üç ortak özellik sunlar: Bilgiye ulasmanin önünde ekonomik ve siyasi engeller olmamasi, adil rekabetin yasal güvence altinda olmasi ve dayanismaya dayali bir ekosistemin varligi. Bu konularda dünyadaki mukayeseli konumumuz nedir diye sorulacak olursa, cevap söyle: Bilgiye Ulasma Özgürlügünde 180 ülke arasinda 154.’lük. 2015 yili Hukukun Üstünlügü çalismasi verilerine göre ise bu endekste 99 ülke arasinda 80.’lik! (1) Dayanismaya gelince, bunun iki boyutu var; inovasyon yolunu açabilecek bir egitim sistemi ve fikir sahibi olanlara sermaye ve know-how sunacak bir tesvik yapisi. Daha yazimizin basinda bu alanlardaki yerimizi belirtip moral bozmayalim, bu konuya ilerleyen sayfalarda yeterince deginecegiz zaten. Simdilik ilk 40 ülke arasinda olmadigimizi belirtmekle yetinelim. Ama bilelim ki; özgürlük, adalet ve dayanisma yoksa, refah da yok! Tercihiniz? (bu soruyu sik sik soracagiz, hazirlikli olun).
2013 yilinda dünyanin 17. Büyük ekonomisiydik, bir yil sonra 19. Siraya düstük. The Economist’in projeksiyonlarina itibar edeceksek, 2025 yilinda, birakin ilk 10’a girmeyi, ilk 20’ye bile girecegimiz süpheli. Neden? 2001 yilindan sonraki alti yilda, Kemal Dervis ve ekibinin hayata geçirdigi, ardindan AKP tarafindan harfiyen uygulanan reformlarla ciddi yol alinmisti. Ne olduysa 2008 sonrasinda oldu. Türkiye ekonomisi insaat ve rant odakli bir büyüme çizgisine sapti ve milli gelir 10 bin dolar seviyesine çakilip kaldi. Ilk 10’a nasil girilebilecegi konusunun özellikle ekonomi bacaginda, her nasilsa AKP ve CHP kurmaylari hemfikir; yapisal reformlar sart! Hukuk, temel özgürlükler ve egitim alanlarinda yapisal reform yapmadan ilk 10’a girmek hayal.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1 Bizim tesbit edebildigimiz. ( 2014 Raporunda 99 ülke arasinda 59.’luk – 2015 Raporunda 102 ülke arasinda 80.’lik.)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sermaye, ticaret, bilgi ve insan hareketlerinden olusan 12 ayri faktörün ölçümüyle ortaya çikan bir ölçek var. Adina Küresel Baglanmislik Endeksi (Global Connectedness Index) deniyor. Bu çalismada 140 ülke incelenmis. Global ekonomiye en fazla katilan 10 ülkenin 9’u Avrupa’da! Hollanda, Irlanda, Singapur basi çekiyor. G. Kore 13., Israil 16., Bulgaristan 36. sirada. Biz ilk 50 arasinda yokuz (59). Kissa: Dünya ekonomisine entegre olmak istiyorsak, AB’ye katilmakta israrci olmaliyiz. Sanghay Beslisinden hayir yok. Firsat mi? Var! Incelemenin sasirtici bir tespiti bulunuyor. 1980’lerde global ekonomik hareketlilige bakildiginda, cografi olarak dünyanin ekonomik merkezi Atlantik Okyanusu ortalarinda bir yere denk geliyordu. 2014 verileri ise bu merkezin Türkiye oldugunu söylüyor! Bu cografi avantaja ragmen neden ilk 50’de yokuz? Çünkü günlük yapay sorunlarla bogusmaktan yapisal sorunlarimizin çözümüne odaklanamiyoruz. Çekisme kültürünün sehvetine kapilarak ayni yolda devam mi edilmeli, yoksa reformlari hayata geçirerek yeni bir baslangiç mi yapilmali? Tercihiniz?
Bu devirde bir ülkenin ekonomik kalkinma seviyesi artik suradan suraya geldik diye kendi içinde bir degerlendirmeyle yapilmiyor. Rakiplerinizle aranizdaki mesafede bir degisim olup olmadigina bakiliyor. Bize benzeyen dört ülke (Yunanistan, Ispanya, Brezilya, G. Kore) ile ülkemiz, 1960’dan bu yana kisi basina düsen milli gelir açisindan mukayese edildiginde söyle bir durum gözüküyor (veriler Dünya Bankasi’ndan): 1960’larda yakin ara lideriz, 2012’de sonuncu!
Peki, BM Beseri Kalkinma Endeksindeki yerimiz? 2014 sonuçlarina göre 69. Siradayiz. Sadece ekonomik göstergelerle degil, saglik, egitim, gelir adaletsizligi, toplumsal güven gibi konularin da hesaba katildigi bu incelemenin sampiyonlari Norveç, Avustralya ve Isviçre. Sonunculari ise Orta Afrika Cumhuriyeti, Kongo ve Nijer. Iyi haber su: Son bes yilda Türkiye en çok asama kaydeden ülkelerden biri (Ruanda, S. Arabistan, ve Zimbabwe ile birlikte). Kötü haber ise, bu asamalarin önemli bir kismi 2011 öncesi yasanmis, son üç yildir yerimizde sayiyoruz. Dünyanin 18. Ekonomisi olan ülkemizin Beseri Kalkinmislik bakimindan 69. Sirada, Lübnan’la Kazakistan arasinda bir yerlerde olmasi sizce uygun mu?
Insan unsurunu iskalayarak, sadece dogal kaynaklara ve jeopolitik üstünlüge dayanarak basarili olmak mümkün mü? Egitimle refah arasinda nasil bir iliski var? Söyle diyelim: Evet belki orta gelir tuzagi içindeki ekonomik büyüme sürecinde egitimi biraz boslayabilirsiniz zira bu süreçte dogal kaynaklar, tarim, insaat gibi sektörler büyük rol oynar. Ancak, kisi basi 10 bin dolarlarda debelenmekten kurtulup refah sürecine geçmek için katma degeri yüksek ürünlerle dünya pazarlarinda rekabet edebilmek gerek. Bunun için de egitimli is gücü… Ise egitimli bireyleri yetistirecek ögretmenlerden baslamaya ne dersiniz? Evet diyorsaniz bu is, atanamamis, issiz veya meslegini icra ediyor olsa bile karni guruldayan ögretmenlerle olmuyor, bilesiniz.
Yukarida, orta gelir tuzagindaki büyüme sürecinde insaatin rolünden bahsettik. Bir baska deyisle rant ekonomisi. Giderek artan tarih ve doga tahribatinin kaynaginda ranta dayali bir kalkinma modeli yatiyor. Çünkü bu modelde anilan degerler tahrip edilmeden rant yaratilamiyor, kalkinma
(!) mümkün olmuyor. Veriler diyor ki, bir ülkede kisi basi milli gelir arttikça, o ülkede ev sahipligi talebi azaliyor! Neden? Çünkü refahi yüksek toplumlarda hukukun üstünlügü de yerlesmis oluyor. Dolayisiyla o ülkelerin bireyleri, paralarini güvenceye almak için bir tapuya siginarak betona gömmek yerine adaletli bir toplumda yasiyor olmanin verdigi güvenle daha faydali alanlara gönül rahatligi ile yatirim yapabiliyor. Ülkemizde yeni kurulan sirketler içinde insaat faaliyeti yapanlarin açik ara birinci olmasi, insanlarimizin, istikrarsiz ekosistemimizde en güvenli yatirimin betona yapilan oldugunu düsünmesinden. Hiçbir gelismis demokraside imar planlari bizdeki siklikla degismiyor, keyfi uygulamalarla ekonomiye müdahale edilmiyor çünkü hukuk sistemi buna izin vermiyor. Politikacilar da kent yasaminin gelismesiyle ortaya çikan ranti kendi çikarlarina göre dagitamiyor. Kisacasi, hukukun üstünlügü yoksa, rant vardir! Vah olsun derelerimize, ormanlarimiza, zeytinliklerimize ve tarihimize…
Ne kadar çok hukuk, o kadar çok kalkinma çagi diyerek hukukla ekonomi arasinda bag kurmadan önce verileri tekrar hatirlatalim. Yakinlarda yayinlanip bizde pek ses getirmeyen 2014 yilinin Hukukun Üstünlügü Endeksinde (Rule of Law Index) 99 ülke arasinda 59. sirada oldugumuzu yazmistik. Bu endekste Iskandinav ülkeleri basi çekerken, Endonezya (2) ilk 10’a girmeyi basaran tek Asya ülkesi. Söz konusu endeksin bir alt kategorisi olan Temel Özgürlükler alaninda ise durum bir felaket; 99 ülke arasinda 78.yiz.(3) Basta gene Iskandinav ülkeleri var, sonuncular Zimbabwe ve Iran. Bu siralamanin ne önemi var diye sorulacak olursa, hukukun üstünlügü ile kisi basina düsen milli gelir arasindaki iliskiye bakilmali. Biri arttikça digerinin de paralel biçimde arttigi hiç tartisma götürmeyecek kadar belirgin. Hukuk mu refah mi diyerek tercihinizi sormayacagim çünkü birinin olmamasi halinde digerinin de olmadigi çok açik.
YA ÖZGÜRLÜK YA SEFALET
Sefalet dediysek yerlerde sürünmekten bahsetmiyoruz tabii. Çok sükür o dönemleri astik. Ama yasam standartlarimizi gelismis ülkelerin refah seviyeleri ile karsilastirdigimizda orta gelir tuzaginda çirpinmakta oldugumuzu görürüz. Bu anlamda müreffeh dünyanin sefilleriyiz.
Yeni ekonominin, yâni bilgi ekonomisinin lokomotifi yüksek becerilere sahip, bilgiye özgürce ulasabilen egitimli insan! Bir kamyon domates satiyor, bunun parasiyla basit bir bilgisayar alamiyoruz. Geçenlerde 19 milyar dolara el degistiren ve sadece 53 çalisani bulunan WhatsApp’in degeri, Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca ortaya çikardigi, on binlerce çalisani olan ve ilk 10’umuzda yer alan en büyük dört sirketin (T.Telekom, TÜPRAS, THY, Petrol Ofisi) toplam piyasa degerinden daha fazla! Bu durumda bir gariplik yok mu? Bizden neden bir WhatsApp çikmiyor? Çünkü yaraticiliga dayali iyi bir egitim yapimiz ve buna paralel uygun bir ekosistemimiz yok. Bilgi ekonomisi, adi üstünde, bilgiye özgürce ulasilan, bireylerin özgürce tahayyül edebildigi ve birbirleriyle dayanisma içinde tesvik gördügü, hukukun üstün oldugu bir ekosistem içinde gelisebiliyor. Bilgiye ulasimda, yâni basin özgürlügü alaninda 180 ülke arasinda 154. siradayiz. Böyle olunca da inovasyon seviyesinde 142 ülke arasinda 68. sirada yer aliyoruz. Bu endeks, inovasyonu yalnizca AR-GE yatirimlari bakimindan degil, bilgi ve teknoloji çiktisi, katma degeri yüksek ürün gelistirilmesini esas alarak ölçüyor. Söz konusu endeks ile Kisi Basi Milli Gelir arasindaki iliskinin nasil oldugunu belirtmemize gerek var mi? Süphesiz ki biri arttikça, digeri de artiyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
2 O ülke Endonezya degil Singapur olmali. Endonezya: 2014’de 46.. 2015’de 52.
3 2015 Raporu daha bir felaket: 102 ülke arasinda 96.’yiz. [Uganda ve Afganistan’dan beter duruma düssüz]).
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Her seyi devletten beklememek gerek deriz. Ülkemiz özel sektöründe, üniversitelerdeki AR-GE çalismalarina finans destegi saglama aliskanligi neden yaygin degil? Örnegin bir Ülker, neden gidip Harvard’daki bir arastirma laboratuvarina 24 milyon dolar bagis yapti da (neyse ki arastirmayi yürüten birimin baskani bir Türk; Prof. Gökhan Hotamisligil) bunu bir Türk üniversitesinden esirgedi? Nedeni “itibar”. Üniversiteler itibar merkezleridir. Itibarlari, akademik yayin, atif, patent basvurusu, arastirma destegi gibi unsurlar dikkate alinarak çok ciddi incelemelerle ölçülür. Harvard, bu ölçümlerde zirvede oldugu için kapisinda bagisçilar sirada. 2014 yilinda Türkiye, onca idari ve siyasi baskiya, kisitli fonlara, bilgiye ulasmadaki engellere ragmen dört üniversite ile ilk 500 arasina girmeyi basarmistir. Bu da gösteriyor ki iyi akademisyenler bizde de var. Ama bu kadari, is dünyamizin cömertlik hissiyatini yeterince tetiklemiyor. Rektörlerin Ankara’dan, özlük haklari güvencede olmayan akademisyenlerin rektörlüge atandigi, özerkligin lâfta kaldigi bir sisteme güvenleri yok. Itibarli üniversitelerde, katma degeri yüksek bilim üretmeden tabela kurumlarinin sayisinin artmasi, akli basinda insanlarin gözünü boyayamiyor. Örnegin “Milli Otomobil” diyor ve Ford’un 19. yüzyilda basladigi yerden yarisa girmeye çalisiyoruz. Bakanimiz “Hybrid Araç” diyor ama bu araç, adi yeni, teknolojisi eski bir motorla mücehhez, eskinin yeni olaniyla. Yenisi sifir emisyon motor! Yeni teknolojiler, önceki nesli kurma firsatini kaçirmis olanlara yeni firsatlar sunar. Ford’u bos verip her kategoride sifir emisyonlu araç üreterek sektörü topyekûn degistirmek amacinda olan Tesla’ya gözümüzü dikmeliyiz. Bu kalitede bilim üretebilecek üniversitelerimiz var da bagisçilarimizin elleri buna ragmen mi ceplerine gitmiyor?
Eski usul tarimla, turizmle, insaatla orta gelir tuzagindan kurtulamiyoruz, katma degeri yüksek üretim gerek dedik. Peki, akmasa da damlar mantigiyla, tarima, turizme deger katamaz miyiz? En büyük turizm markamiz Istanbul. Pek çok global ankette Istanbul yabanci turistlerin en çok görmek istedikleri kentler listesinde ilk siralarda. Mastercard’in yaptigi bir çalismaya göre, neredeyse New York kadar turist çekerek (11,8 milyona karsilik, 11,6 milyon) 132 kent arasinda dünya 7.’ligine yerlesmis. Ama Istanbul’a gelen turist, New York’ta harcadiginin ancak yarisi kadar para harciyor (kisi basina 1575 dolara karsilik 810 dolar). Çalismaya daha yakindan bakarsak, rakiplerimizin turizm gelirlerini ziyaretçi sayisini degil, kisi basi harcama miktarini arttirarak sagladigini görüyoruz. Biz ise ziyaretçi sayisini arttirarak bunu gerçeklestiriyoruz. Bizim gurbetçilerin bile yabanci turistlerden daha fazla harcadiklari arastirmalarla sabit. O halde sorun bize gelen turistin cimriliginde degil, onlara paralarini harcatacak katma degeri yüksek kültürel, sanatsal ve ticari hizmetler sunamamakta (lütfen “nerelerden nerelere geldik” denilmesin, biz “nerelere gelebiliriz”’i tartisiyoruz). Londra’nin bir sanat sergisinden aldigi hasilat bizim tüm müzelerimizden topladigimiz hasilattan daha fazla! Ranta dayali kalkinma modelimizde israr ederek Istanbul gibi dünyanin gipta ile baktigi bir kentin bile tarihi dokusunu, parklarini ormanlarini tahrip etmeye devam eder, trafigi içinde kipirdanamaz hâle getirirsek bu günleri de arariz.
Tarimdan da bir örnek verelim. Dünyada findigin yüzde 85’ini biz üretiyoruz ve bu isten senede 2-3 milyar dolar para kazaniyoruz. Toplam 3,5 milyon insanimiz ekmegini findiktan çikariyor. Oysa Ferrero (Nutella ve diger markalariyla) bizim findigi isleyerek, yâni ona deger katarak, sadece 22 bin isçiyle bizim üç katimiz, tam 11 milyar dolarlik deger yaratiyor. Ürettigimize deger katamaz, markalasamazsak, isin hamalligini biz yapariz, kaymagini baskalari yer.
Bu noktada, 1970’lere kadar bizimle ayni kaderi paylasmis Finlandiya’nin katma degeri yüksek, ileri teknoloji ürünleriyle nasil olup da bugün bizimkinin dört kati milli gelir seviyesine geldigine bakmakta yarar var. Ilk etapta teknolojiye büyük yatirim yapma karari aliyor ve ise üniversite kurarak basliyorlar. Göstermelik, tabela üniversitesi degil, gerçek anlamda bilgiye ulasma özgürlügü olan ve arastirma yapan bir üniversite… Sonra tüm bakanliklarin bütçelerini kisarak tasarrufu, egitim ve AR-GE’ye yatiriyorlar. 2000’lerde ülke tüm uluslararasi egitim ölçeklerinde zirveye çikiyor. Melek yatirimci verileri, denklemin diger tarafini açikliyor. Girisim fikirlerine sermaye saglayarak ileri teknoloji ihtiva eden ürünlerin ticarete konu olmasini saglayan yatirimci tipi (Melek Yatirimci) dünyada en çok Finlandiya’dan çikiyor. Hukukun üstünlügüne, adil rekabete ve seffafliga dayali bir ekosistem, Finlandiya’yi güvenli bir seçenek yapiyor.
Tekrarda yarar var, Finlandiya, özgürce bilgiye ulasma endeksinde 180 ülke arasinda birinci, hukukun üstünlügü degerlendirmesinde ilk dördün içinde ve Kisi Basi Milli Geliri bizimkinin dört kati! Bizim bu degerlendirmelerde nerelerde oldugumuz yukaridaki satirlarda belirtildi. Bu durumda bildigimiz yolda devam mi edecegiz, yoksa cesaret edip yapisal reformlari gerçeklestirerek ezberimizi mi bozacagiz? Tercihiniz?
TOPLUMSAL SORUNLAR ÜZERINE SAYISAL BIR DENEME
Toplumsal sorunlarimizdan biri, is kazalari. Özellikle kömür madenciligi sektöründeki ölümcül is kazalari, isin fitratiyla izah edilebilecek gibi degil. Dünyada en fazla kömür üreten ve is güvenliginde hiç de iyi bir sicile sahip olmayan Çin ve ABD ile kiyasladigimizda bizdeki birim basina ölüm orani ürkütücü biçimde yüksek. 2012 verilerine göre, her bir milyon ton üretim basina Çin’de 0,34, ABD’de 0,02 isçi ölürken biz 4,33 isçimizi ölüme gönderiyoruz. Bu oranlara 2014 verilerini, yâni Soma olayini eklersek çikacak sonucun vahametini tahmin edin.
Çin’de olaylarin üzerini örtme gelenegi vardi ama durum 2005 yilinda meydana gelen ve 214 isçinin ölümüyle sonuçlanan kazadan sonra olusan toplum baskisiyla degisti. Alinan ciddi tedbirler ve sorumlular hakkinda uygulanan agir cezalar sonucu, 2005 yilindan sonra is kazalarinda ve ölümlerde önemli düsüsler kaydediliyor. Üstelik de üretim düsmüyor, aksine
artiyor! Eger Soma’yi bir milat yapamaz, Çin’in 2005’de yaptigini biz 2015’de yapamayarak ölen canlarin hesabini hakkiyla soramazsak daha çok aglariz.
Ülkemizde is kazalarini ekmek kavgasinin dogal bir sonucu olarak gören güçlü bir zihniyet var. Eger öyleyse, bizdeki ölümlerle baska ülkelerdeki ölümlerin sayisi arasinda önemli bir fark olmamasi gerekir. Oysa tablo öyle degil. Her 100 bin çalisan basina Avrupa’da en çok isçi ölümü kaydeden ülke Türkiye. Bizim isçilerimiz, örnegin Ispanyol meslektaslarindan üç, Yunan meslektaslarindan bes kat daha fazla ölüyor is kazalarinda. Buna ragmen Avrupa’nin en zayif denetim agina sahibiz. Yâni bir nevi bos vermislik ortami. Ülkemizde ne yazik ki insan ölümüne sebebiyet vermenin caydirici bir cezasi yok! O halde çare denetimleri ve cezalari arttirmak.
Mademki basligimiz Toplumsal Sorunlar, bir baskasiyla devam edelim; kitap okumuyoruz! IPSOS (Uluslararasi bagimsiz bir piyasa arastirmasi sirketi) tarafindan yapilan bir arastirmaya göre halkimizin yüzde 45’i açikça kitap okumadigini söylemis. Evlerin çogunda (%54) kitap sayisi 25’i geçmiyor (onlarin da çogu üniversiteye hazirlik test kitabidir herhalde). Ya okullarda? Okulunda 5 binden fazla kitabi olan ögrenci orani bizde yüzde 1, G. Kore’de yüzde 92, dünya ortalamasi yüzde 32! Özetle evde ve okulda kitap olmadan çocuklarini egitmeye çalisan bir ülkede yasiyoruz.
Hal böyle olunca, elinde çekiç olanin, herkesi çivi gibi görmesi misali tüm toplumsal sorunlar polisiye tedbirlerle çözülmeye çalisiliyor. On dördünü bulmamis çocuklar maçta tartisiyor, gelsin polis, Facebook’da Twitter’da birkaç abes paylasim, arkasi sorusturma, demokratik haklar çerçevesinde bir protesto yürüyüsü, buyursun biber gazi…
BM verilerine göre Avrupa’da Danimarka’nin ardindan en fazla sorusturma açan ülkeyiz. Danimarka mi? Evet, çünkü bu ülkede trafik ve belediye cezalari mahkemelik oluyor. Sorusturma sayisinda zirveye oynuyoruz ama yine BM verilerine göre, sorusturmalari sonuçlandiracak hâkim ve savci sayisi bakimindan son siralardayiz. Her 100 bin kisiye Bulgaristan’da 57, Almanya’da 25, bizde 14 hâkim ve savci düsüyor. Polis sayilarina gelince, Avrupa’da kisi basina en çok güvenlik personeli istihdam eden besinci ülkeyiz. Türkiye’nin toplumsal sorunlari eger daha fazla sorusturma ve polisle çözülseydi bu noktaya gelinmezdi. Çözümü toplumsal uzlasmada aramamiz gerekir. Aksi halde bugünlerde yasadigimiz gibi, Baris Süreci, yerini Ölüm Sürecine birakir. Soru su: 90’li yillara geri mi dönüyoruz, dönersek ne olur? Meclis verilerine göre, 1984’de baslayan ve Baris Süreci ile sona eren terör saldirilarinda 35 binden fazla insan kaybetmisiz (8 bin kamu görevlisi, 5 bin bes yüz sivil yurttas, 22 bin PKK’li). 386 bin kisi göç etmek zorunda kalmis. Terörle mücadeleye 300 milyar dolar harcamisiz. Bu parayla, 150 Bogaz Köprüsü, 15 bin adet 24 derslikli okul yapilabilirdi.(4) Bu müthis rakamlar akla savunmaya harcanan kaynaklari getiriyor. Askeri harcamalarin Yurt Içi Milli Hasila’ya oranina bakildiginda 1997 yilinda harcamalarin doruga çiktigini, 2000’li yillarda büyük düsüs yasandigini görüyoruz. Savunmadan kesilen kaynaklar baska alanlara kaymis. Örnegin 1997 yilinda bütçeden savunmaya yüzde 4,1, egitime yüzde 1,7 ayirmisken, 2014’de birincisine yüzde 2,2, egitime yüzde 3,2 ayirabilmisiz.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bizim tesbitimiz. 4 Saptamada bir yanlislik olmali. Bu hesaba göre bir okulun maliyeti 20 milyon dolara geliyor. Bu çok yüksek bir meblag. 2015 Emlak Vergisi rakamlarina göre okul yapilarinin metrekare maliyeti ortalama 452 TL, kabaca 160 $ diyelim. Arsa payi da eklense 20 milyon dolara ulasilamaz. Belki de 150 bin okul denilmek istendi)
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yine Meclis raporuna göre, “Terörü güvenlik eksenli bakis açisiyla çözmeye çalismak, olayi belli seviyede tutmaktan baska bir ise yaramamistir.” Özetle, ya 90’li yillarin kargasasina dönüp canimizdan ve malimizdan olacagiz, ya da zaten kit olan kaynaklarimizi çocuklarimizin ortak gelecegine harcayacagiz. Tercihiniz?
Bu noktada hakli olarak, “Tamam, kaynaklarimizi çocuklarimiza harcayalim da, ülkeyi teröristlere mi teslim edecegiz?” sorusu gelecektir. Bu soruya isik tutabilmek için veriye dayali arastirmalariyla taninan RAND5’in analizine bakalim. 1986 ilâ 2006 yillari arasinda faaliyetlerine son vermis 404 terör örgütü incelenmis. Sonuçlar, bu örgütlerin yüzde 43’ünün seffaf bir siyasi müzakere süreci sonrasinda imzalanan anlasmayla terör sahnesinden çekildigini gösteriyor. Kalani? Polisiye ve istihbarata dayali önlemlerle yüzde 40’i temizlenmis, yüzde 7’si asker tarafindan bertaraf edilmis, yüzde 10 oraninda ise teröristler kazanmis. RAND’in raporunda terörist gruplarin üye sayisi ve yerel destegine özel bir vurgu yapilmis. Yerel destegi olan ve üye sayisi 10 bini asan terör örgütlerinin yüzde 25’i hedeflerine ulasmis, yüzde 50’si de siyasi bir anlasmayla faaliyetlerine son vermis. Dünyadaki deneyimleri biliyoruz, kendimiz de büyük acilar çekerek bazi seyleri ögrendik. Bu is silahla olmuyor! Çözüm, öncelikle her iki tarafin da çözümü gerçekten istemesindedir. Sonra da oturup müzakere edilecek, gerekirse baldiran zehiri esliginde…
Biraz da kadina karsi terörden bahsedelim. Ülkemiz erkekleri son bes yilda 1134 kadin öldürdü! Her gün 64 kisi cinsel suçlardan mahkûm oluyor. Bunlar sadece kamuoyuna yansiyan sayilar. Isin gerçek boyutu ne yazik ki çok daha büyük, çünkü toplumdan dislanmak veya aile baskisiyla birçok magdur sikâyetçi olmaktan kaçiniyor. Siddet magduru kadinlarin çogu egitim ve gelir seviyesi düsük kesimden. Toplumsal tepkimiz ise genellikle kolektif sorumluluktan kaçmak ve çareyi suçlunun idamini ya da hadim edilmesini istemek seklinde tezahür ediyor. Çözümü münferit düzeyde degil, sistem düzeyinde aramaliyiz.
Içinde yasadigimiz belâli cografya durmadan sorun üretiyor. Kendi sorunlarimiz bize yetmezmis gibi, son yillarda ithal problemlerle de ugrasmaya basladik. Bunlardan biri Suriyeli mülteciler meselesi. Mülteci lâfi sözün gelisi. Onlar ülkemizde uluslararasi güvencesi olan mülteci statüsünde degil, sadece misafirimiz! Vahsi bir savasin bedelini ödeyen bu zavallilarin arasindaki en magdur kesim ise misafirlerimizin korunmasiz çocuklari. Büyük çogunlugsiddet görmüs ya da bizzat yasamis, yakinlarini kaybetmis, fiziksel ya da psikolojik engellilik seviyesinde olan, egitim ve insanca yasam olanaklarindan yoksun, gelecegi olmayan bu bireyler, önümüzdeki günlerin suçlulari, belki de ISID’çileri olacak. Dünyadaki deneyimler gösteriyor ki, birinci kusak mültecilerin temel insanî ihtiyaçlarina çare bulunamazsa, ikinci kusak siddet sarmalindan kurtulamiyor. Onlara gerekenin verilmesi elbette çok masrafli ve toplumsal destegi az olan bir proje. Ya bu insanlara ve özellikle de çocuklarina dogru dürüst barinma, egitim ve saglik hizmetleri verecegiz, ya da karsimiza sürekli olarak çikacak siddete ve suça meyilli yeni bir alt sinif yaratacagiz. Tercihiniz?
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
RAND: Büyük ölçüde ABD devleti tarafindan, kismen de özel bagislarla finanse edilen ve kâr amaci gütmeyen bir düsünce kurulusu.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Iyi de ne yapabiliriz? Onlarin hem sosyal, hem ekonomik hayata entegre olabilecekleri bir mekanizmayi kurmaya çalisarak ise baslayabiliriz mesela. Çünkü istesek de istemesek de kabul etmeliyiz ki onlar artik bizim bir parçamiz, nüfusumuzun yüzde 2’sinden fazlasini teskil ediyorlar ve biliniyor ki gelenlerin çogu, Suriye’deki çatismalar bitse bile geri dönmeyecek! Evet zor ve masrafli bir isSimdiye kadar Suriyeliler için 7 milyar lirayi askin bütçe kullanilmis. Bu miktar, enerji ve ekonomi bakanliklari dâhil toplam sekiz bakanligin bütçesine denk! Siginmacilari is gücüne katmakla yetinmeyerek girisimciliklerinden de faydalanmak her iki tarafin da hayrina. Gelenlerin egitim seviyeleri de Türkiye ortalamasina yakin ayrica… Donanimli olmalarinin ötesinde, Türkçe ögrenmek ve ekonomik hayata katilimlarini kolaylastiracak yeni beceriler edinmek için ciddi bir istek ve talepleri de var. O halde?
Belali cografyamizin bir baska gerçekligi ISID! Bunu digerlerinden ayiran en önemli özellik, ellerindeki finansal kaynaklar. Bu zengin çetenin Ortadogu’da egemenlik kurmasi ülkemizi nasil etkiler? Daha önemlisi, halkimiz bu tehdidin ne kadar farkinda, ISID’e sempatimiz hangi seviyede? Metropoll’un 2014 Eylüllünde yaptigi arastirmaya göre (neyse ki) halkimizin yüzde 83’ü Islam adina siddeti onaylamiyor ve bu çetenin Islami hassasiyetlerle hareket ettigine inanmiyor. Türkiye’nin, bu hareketi sonlandirmak için kurulan koalisyona katilmasini destekleyenler de çogunlukta (yüzde 59). Hatta bu konuda ABD’nin önderligi bile kabul görüyor. Halkimizin ISID’in ne mal oldugunu anlamis olmasi iyi haber.
Buna karsin, Ortadogu’da olup biten her melaneti dis mihraklarin üzerine atmak, bir noktada içerideki sorumlulari aklamak anlamina geliyor. Dünyanin hiçbir yerinde çocuk, yasli demeden, bayram, kutsal mekân tanimadan her gün yüzlerce insanin vahsice katledildigi bu kadar büyük bir bataklik yok. Elbette dis güçler özellikle enerji yataklarinin oldugu yerlerde ciddi istikrarsizliklar yaratiyor ama içeriye hiç mi bakmayacagiz? Devletler savasa mi, barisa mi yatirim yapiyor, öncelik silah mi, insan mi? Stockholm International Peace Research Institute verilerine göre Ortadogu ülkeleri 1988’de 40 milyar dolari silaha yatirmisken, 2013 yilinda tam 120 milyar dolar yatirmislar. Aralarinda Türkiye’nin de yer aldigi demokratik ülkeler ise ya savunma harcamalarini kismis, ya da sabit tutabilmis.
Bir devletin bütçesinde barisa yatirimi görecegimiz temel kalemlerden biri egitim harcamalari. Ortadogu’da demokrasi eksikliginden kaynaklanan veri boslugu ile karsi karsiyayiz. Demokratik baski olmayinca, buralarin yöneticileri devleti babalarinin çiftligi gibi yönetebiliyorlar, bütçe mütçe hak getire… Ama yine de kabaca bir fikrimiz var; dünya ülkeleri ortalama olarak bütçeden egitime yüzde 5 pay ayirirken (Avrupa 5,5) Ortadogu bu oranin yarisini zor buluyor. Buradaki asil soru su: Diyelim ki Ortadogu ülkeleri zengin petrol yataklarini korumak için silahlanma yarisina girdiler. Peki, neden bu zengin ülkeler gelirlerinin daha önemli bir bölümünü çocuklarinin gelecegine, insanlarinin aydinlanmasina ayirmiyor? Halklarinin aydinlanmasini iktidarlari açisindan bir tehdit olarak görmüyorlarsa, gelirlerinin kaynagi halktan toplanan vergiler olmayip petrolden saglandigi için halka verecekleri bir hesaplarinin da olmadigini düsündüklerindendir herhalde…
Ortadogu, Islam’i kullanan terörist örgütleriyle uzun süre kurumayacak bir batakliga dönmüs durumda. Türkiye ya bu çatismalarda taraf olarak batakliga dalacak, ya da silah yerine insana yatirimin tek çikar yol oldugunu bütün bir bölgeye demokratik bir model olarak sunacak. Tercih hâlâ bizim.
Ve gelelim, bütün bu agir sorunlar arasinda küçümsenerek göz ardi edilen ama uygar bir yasam tarzini benimseyenleri çok rahatsiz eden toplumsal bir baska sorunumuza: Çöp! Insanlarimiz, evlerinde görmek istemedikleri ne varsa bunlari hepimizin ortak alanlarina, yâni dogamiza atmakta hiçbir sakinca görmüyor. Bunu adeta kendilerine verilmis bir hakmisçasina hiçbir rahatsizlik duymadan yapiyorlar. Plajlarimiz, ormanlarimiz, tarihi mekânlarimiz çöpten geçilmiyor. “Dünya Vurdumduymazlik Endeksi” diye bir sey var midir bilmiyorum ama yapilirsa basa güresecegimizden eminim. Insanimiza cömertçe bahsedilen tüm dogal güzelliklerimizin ortalik yeri, ambalaj atiklarindan, izmaritten, findik fistik kabuklarindan geçilmezken, Yunan Adalari, Hopa’dan bir tas atimlik mesafedeki Gürcü sahilleri piril piril. Neden? Bizdeki yaygin inancin aksine egitim ya da bilinç eksikligi tek basina bu davranis biçimini etkilemiyor. Aslolan çevrenin arzu edilen davranisi özendirecek sekilde organize edilmesi. Eger etrafta çöpü atacak kutu yoksa birileri çöpü atar. Daha bilinçli ve duyarli olanlar bir süre direnir, sonra onlar da atar. Eger kutu var da insanlar buna ragmen çöpünü kutuya atmiyorsa toplumsal baskinin zayifligindandir. Bizde saga sola çöp atmak neredeyse dogal bir davranis biçimiymis gibi algilaniyor ve yeterince ayiplanmiyor.
Yazligimizin önünde bulunan ve eskiden çöpten geçilmeyen plajimizi önce çoluk çocuk güzelce temizledik. Sonra etrafa çöp kutulari ve uyarici levhalar yerlestirdik. Buna ragmen çöpünü atani görürsek herkesin bakislari altinda o çöpü alip kutuya atarak kisiyi mahcup etmeye çalistik ve sonuç aldik. Tabii ki kamu TV spotlarinin ve sair toplumsal bilinçlendirme kampanyalarinin yarari vardir ama bizim ise yarayan bu yöntemimizi bir de siz deneyin derim.
SIYASET ÜZERINE SAYISAL BIR DENEME
Isin basinda su saptamayi yapalim sonra ayrintiya gireriz: Türkiye’nin seçmen pazari ideolojik olarak ikiye bölünmüs durumda, üçte ikisi sagda, üçte biri solda. Sag sol arasindaki makas zaman zaman daralip genislese de çok partili döneme geçildikten sonra yapilan tüm seçimlerde genel durum bu. Davranis biliminin bize ögrettigi temel prensiplerden biri sudur: Bir davranisi tahmin etmenin en kestirme yolu, geçmis davranisa bakmaktan geçer! Bunun nedeni insani bir zafiyet. Aliskanliklardan kolay kolay vaz geçemiyoruz. Çok önemli bir kriz ya da lider degisikligi olmamissa, seçmenler bir önceki seçimlerde kime oy vermislerse, yeni seçimde de yine ona oy verir. Dolayisiyla Türkiye’de sagin hegemonyasinin neredeyse tamamini kendi hanesine yazdiran AKP’nin üst üste kazandigi seçim zaferleri benim için sürpriz degil. O bakimdan her seçimden sonra, “Halk yolsuzlugu görmezden geldi”, “O bunu dedi kazandi, beriki söyle deseydi kazanirdi” mealindeki veriye dayanmayan analizlerin fazla bir anlami yok. Solun birinci parti olarak en basarili performans gösterdigi 1977 seçimlerinde bile sag oylar, sol oylardan 10 puan fazlaydi!
Sagdan sola oy kaymasinin bizdeki kadar zor oldugu bir ideolojik ortamda iki taraf arasindaki makasin kapanmasi neredeyse imkânsiz. Daralmasi ise basari sayilmalidir. Peki, sol neden çogunlugun destegini bir türlü alamiyor? Yolsuzluklar, Soma benzeri is kazalari, dis politikada yasanan olumsuzluklar, artan terör, hukuk garabetleri ve benzeri unsurlar neden AKP’nin oyunu düsüremiyor? Foreign Policy dergisinin en etkili 100 Global Düsünür arasinda gösterdigi J. Haidt, The Righteous Mind: Why Good People are Divided by Politics and Religion (Adil Akil: Niçin Iyi Insanlar Politika ve Din Yüzünden Birbirinden Ayriliyor) adli, siyasetçilerin ellerinden düsürmedigi kitabinda bu tip sorulara cevap aramis.
Öncelikle diyor ki, ideolojik tercihler rasyonel degil duygusaldir. Tercihlerini parti programlarina bakarak yapan seçmen sayisi yok denecek kadar azdir. Akil, duygularin bir kölesi durumunda ve kisi, kendi bireysel çikarlarina ters düsse bile benimsedigi kültürel degerler üzerinden duygusal bir refleksle oyunu belirliyor. Düsünür, kolay kolay degistirilemeyen ahlaki degerler sisteminin altinda 6 temel prensibin yattigini söylüyor: Dayanisma, Adalet, Özgürlük, Sadakat, Otorite ve Kutsallik. Kisi ilk üç degere öncelik veriyorsa sola, diger üçünü öne aliyorsa sag egilimli oluyor. Ilginç nüans ise su: Sol partiler nadiren sagin hegemonya alaninda rekabet ederken, sag partiler mütemadiyen solun sahasinda rekabet ediyor. Bu da su anlama geliyor: sag soldan oy devsirebiliyor ama sol sagdan oy alamiyor, böylece dünyanin birçok yerinde, özellikle de Türkiye’de sagin egemenligi sürüp gidiyor. Dikkat edilecek olursa, CHP ne zaman kendi tabani disindan oy almak için bir adim atsa, içerideki ulusalci kanat bu adimi geçersizlestirmeye çalisir.
Bu noktada durup R. T. Erdogan’in siyasal basarisinin nedenleri üzerinde birkaç söz söylemek gerekiyor. Erdogan’in bir kalkinma hikâyesi var. Yollar, köprüler, havaalanlari vs. Bu propagandalari, söz konusu yatirimlarla alâkasi olmayan illerde dahi yapmasi ona becerikli ve kudretli bir politikaci imaji veriyor. Kalkinma hikâyesi olmasa Erdogan olmazdi!
Erdogan efsanesinin ikinci ayagi, Türkiye sagini konsolide etmesidir. Bunu yaparken sagin diger partilerinde yer alan etkili isimlere AKP saflarinda önemli pozisyonlar açmaktan kaçinmamistir. Üçüncü ayagi ise seçmenlere damardan seslenen biri olmasidir, onlarin dilinden konusur. Seçmeni, kendisiyle özdeslestirebilecegi bir lider ile karsi karsiyadir.
Dikkat ederseniz bu analizde, dindarlik ya da örgütlenmeye vurgu yapmadim çünkü veriler, bu iki faktörün gereginden fazla abartildigini söylüyor. Sandik sonrasi bir arastirmaya göre, “Erdogan’a niçin oy verdiniz?” sorusu için sunulan 16 gerekçe arasinda onun dindarligi, sondan üçüncü sirada yer aldi, üstelik bu gerekçe, onun “laik” olma gerekçesinin arkasindan geldi! “Liderlik” avantaji ise örgütlenme yeteneginin önüne çikiyor. Bunu Erdogan olayinda çok net gördügümüz gibi Demirtas’in HDP’ye baraj atlatmasi vakasinda da görebiliyoruz.
Seçmenlerin partileri neye göre seçtiklerine baktigimizda karsimiza üç tür seçmen çikiyor: Ideolojik seçmenler, lider odakli seçmenler ve ekonomi seçmenleri. Bu sonuncusuna “Stratejik Seçmen” ya da “Kararsiz Seçmen” de diyebiliriz. Sayilari özellikle ekonomik krizlerin oldugu dönemlerde yüzde 20’ye kadar çikabiliyor ve ikna maliyeti en düsük seçmen kategorisinde yer aliyorlar. CHP’nin, Baykal döneminden kalma ve seçmende karsiligi olmayan ulusalci söylemi geride birakarak, stratejisini laiklik, çagdaslik vurgusu yerine ekonomi, kalkinma ve refah üzerine kurmasi, sag-sol makasinin kapanmasi anlaminda seçmen davranisinin temel kodlarini çözme yolunda oldugunun isaretini veriyor.
EGITIM ÜZERINE SAYISAL BIR DENEME
Türkiye, nüfusunun yarisi 30 yasin altinda olan ve orta gelir tuzaginda debelenen bir ülke. Ekonomide bir üst kümeye yükselmek istiyorsak bu genç kusagi iyi degil, çok iyi egitmemiz gerekiyor. Bunu basarip basaramadigimizi anlamak için egitim alanindaki uluslararasi standart ölçüm sistemleri olan TIMSS ve PISA6 verilerine göz atmak gerekiyor. OECD tarafindan düzenlenen PISA arastirmasi dünya çapinda o kadar önemseniyor ki, “PISA Günü” diye bir gün bile mevcut. Katilimci ülkelerin pek çogunda, sonuçlar açiklandiginda PISA en çok tartisilan ve haber basligi yapilan konu oluyor.
PISA, basta OECD ülkeleri olmak üzere dünya ekonomisinin yüzde 80’ni temsil eden 65 ülkede, 15 yasinda ögrencilerin bilgi ve becerilerini ölçüyor. Arastirmanin masraflarini katilimci ülkeler ödüyor (bu arada biz de 10 yildir katiliyor ve ücret ödüyoruz). Bu çalismanin 2012 sonuçlarina göre OECD ülkeleri arasinda sondan üçteki yerimizi koruduk, 65 ülke arasinda ise 44. geldik. Bu sonuçlarin bizatihi kendisi disindaki en endise verici yani, siyasetçilerimizin ve medyanin ilgisini çekmemesiydi.
Bir baska endise verici durum ise bu arastirmalara katildigimiz süre boyunca bütçeden egitime ayrilan payin üç kat arttirilmis olmasina ragmen sondan üçüncülükten kurtulamamamizdir. Egitim sistemimizi masaya yatirmanin tam zamani degil mi sizce, yanlis olan ne? Biz yurttaslarin, siyasetçilerden ve medyadan egitimi gündeme almalarini yeterince talep etmeyisimiz önemli bir eksiklik. Ilk 20 ekonomi arasinda olup da çocuklarimizin egitim alaninda ilk 40’da olmayisina tepkisiz kalisimiz yaman bir çeliskidir. Hukuk sisteminde, temel özgürlüklerde ve elbette egitimde yapisal reform sart! Reformun vazgeçilmez unsurlarini içerdigini düsündügüm listemle bu listeyi destekleyen düsüncelerimi asagida sunuyorum:
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
6 TIMMS: Trends in International Mathematics and Science Study PISA: Programm for International Student Assesment
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
·      Veriye dayali reform kültürü: Salt degisiklik reform degildir. Veriye dayanan bir anlayisla neye göre reform yaptigimizi saptamaliyiz.
·      Herkes için okul öncesi egitim: Türkiye okul öncesi egitime katilimda yüzde 30 ile OECD ülkeleri arasinda açik ara son sirada yer aliyor. Oysa verilere göre geri dönüsü en yüksek yatirim, okul öncesi döneme yapilan yatirimdir. Okul öncesi egitim kadar, tatil dönemlerinde egitim de önemli bir kavram. Tatilde ögrenme kaybi, OECD’den Obama’ya kadar herkesin dertlendigi bir konu olmasina karsin nedense, en uzun yaz (ve sair) tatili yapan ülke olarak bizde hiç önemsenmiyor. Tatiller, çocugun kendisini kesfetmesine, okul döneminde yapamadiklarini yapmasina ve ögrenmeyi yeniden ögrenmesine olanak veren keyifli bir ögrenme zamani olabilir. Ögrenciyi canindan bezdirmeyen kitaplar, tarih ve doga gezi programlarini içeren yaz kamplari, ama en kiymetlisi tatillerde ebeveynlerin çocuklari ile daha çok zaman paylasmalari öneriliyor.
·   Ögretmenlik profesyonel bir meslek olmali: Ögretmenlerin seçimi, egitimi, sosyoekonomik statüsü buna göre organize edilmelidir. Yeni hükümet, reformun merkezine teknoloji yerine ögretmeni almak zorundadir. TIMMS verileri bir anlamda bizim Fatih Projesine isik tutuyor; “Okullarda ögrenme amaçli bilgisayar kullanimiyla matematik ve fen testleri arasinda hiçbir bag yoktur!” Bu testlerde ilk siralarda yer alan G. Kore ve Singapur’a baktigimizda, kisi basina bilgisayar kullanimi arttikça, matematik basarisinda düsme söz konusu. Her ögrencinin eline bir tablet tutusturmak, tek basina sorunlari çözmüyor. Örnek mi? Uluslararasi Bilgisayar ve Enformasyon Okuryazarligi Çalismasi, 21 ülkenin 8. Sinif ögrencileri için bir test hazirlamis. Bu test ile gençlerin evde, okulda ve is ortaminda bilgisayari, sorusturma, üretme ve iletisim amaciyla kullanma becerileri ölçülüyor. Gençler kendilerine verilen sorulari bilgisayar araciligiyla çözmeye çalisiyorlar. Bizimkiler ne yazik ki bu yarismanin sonuncusu. Daha fazla ülkenin katildigi Enformasyon ve Iletisim Teknolojileri Endeksinde ise dünyada 69. sirada yer aliyoruz. Neden? Yatirim yapacaksak öncelikleri dogru saptamamiz gerekiyor. Önce ögretmen demem bundandir. Ögreteni egitmek de isin bir baska boyutu. Bu, beraberinde egitimde adaleti getiriyor. Yukarida bahsettigim Finlandiya örnegine bakacak olursak egitimde adaletten taviz verilmedigini görüyoruz. Bu ülke, iki okul arasindaki basari farki en düsük olan ülke. En iyi okul ile en kötüsü arasindaki basari farki hiçbir zaman yüzde 10’u asmiyor. Bizde birakin iki cografi bölgeyi, iki okul arasindaki fark bile yüzde 40’lara çikabiliyor.
·    Ankara’nin egemenligine son: PISA’ya katilan ülkeler arasinda en merkezî egitim sistemi Türkiye’de. Zirvedeki ülkelerde müfredati belirlemede, ögretmen istihdamini yönetmekte, okul, il ve ilçe yöneticileri daha etkin. Daren Acemoglu’nun, Türkiye’yi seven ve gelecegini dert eden her yurttas tarafindan okunmasi gereken eserinden sunu anliyoruz: Bir ülkeyi zengin, digerini fakir yapan, iklim, kültür, ya da dogal kaynaklar degildir. Önemli olan karar verme süreçlerini genis bir tabana yaymak ve bu süreci hukuksal güvence altina almaktir. Kuzey ve Güney Kore arasindaki farkin kaynagi dersek meseleyi özetlemis oluruz.
·     Dezavantajli ögrenciler için daha küçük siniflar: OECD ülkeleri      arasinda fakir ögrenci sayisi arttikça siniflarin kalabaliklastigi tek ülke Türkiye’dir ve bunun tam tersi olmalidir.
·      Milli STEM  (Fen,  Teknoloji,  Matematik  ve Mühendislik  egitimi) seferberligi:
Mevcut sistemimiz gençlerimize, katma degeri yüksek üretimin esas oldugu yeni ekonomi için sart olan becerileri kazandirmiyor. Kurulmakta olan yeni ekonomik düzende rekabet edebilmek için program yazma kabiliyeti sart. AB 2014 Agustos’unda tüm üye ülkelerin Egitim Bakanlarina acil notuyla bir çagri yapti; genç issizlik ve ileri teknoloji sektörlerindeki nitelikli eleman açigina vurgu yaparak “kodlama yâni programlama bu sorunun çözümüdür” dedi ve gençlere ilkokul çagindan itibaren programlama egitimi verilmesini istedi. Asya ülkelerinin bu alandaki tehdidini Obama daha önceden görmüs ve büyük halkla iliskiler kampanyalariyla gençlere “Oyun oynayin ama oynamakla kalmayin, o oyunlarin nasil yazildigini ögrenip daha iyisini siz yazin” dedi. Bizim yetkililerimizin yaklasimi ise, “ Bu konuyla fazla ugrasirsaniz kafayi siyirirsiniz, en iyisi bilgisayarin nimetlerinden istifade edip gerisine fazla bulasmamak” tarzinda oldu. (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=FnToDqMqlr4 ) 2014 yilinin Aralik ayinda yapilan egitim sûrasinda, okullarda mescit ihtiyacinin karsilanmis olmasindan, Osmanlica’dan bahsedildi ama fen, matematik ya da okudugunu anlama testlerinde 12 yildir ilk 40’a neden giremedigimiz tartisilmadi. Ileri derecede problem çözen çocuklarimizin orani yüzde 2,2. Israil’de 8,8, G. Kore’de 28! “Vizyon” diyene, “Basimiza yeni icat çikarma!” diye cevap veren anlayisi yikmaliyiz.
·   Baska bir sinav mümkün: Çoktan seçmeli sorular, ögrencilerin ezber yetenegini ölçmekten baska bir ise yaramiyor. Ucu açik sorularla muhakeme, elestirel düsünce gibi üst beceri seviyelerine yönelik ulusal bir sinav sistemi üzerinde durmaliyiz. Sirasi gelmisken, mevcut sinav sistemi ortaminda dogup serpilen “Dershane” olgusuna da deginmekte yarar var. D. Acemoglu’nun, karar verme süreçlerini genis bir tabana yaymak fikrine atifla, dershanelerin kaldirilmasi sürecinde konunun birinci derecedeki ilgilisi olan gençlerin fikrine hiç basvurmadigimizi söyleyebiliriz. Oysa Iksara Veri Arastirma kurulusunun verilerine göre, kendilerine “Ikisi de ücretsiz olsa, okula mi devam etmek isterdiniz, dershaneye mi?” sorusuna gençler yüzde 60 oraninda “Dershane” cevabini veriyorlar. Benzer sekilde, her dört üniversite adayindan üçü dershanenin, hedef belirleme, sosyal iliskilerde gelisme saglama ve zamani verimli kullanma gibi sinav hazirligina görece uzak konularda son derece yararli oldugunu düsünüyor. Rehber ögretmen eksikligi çekilen bir ortamda bu boslugu dolduran dershaneleri devreden çikarmadan bir de gençlerin fikrini sorsa miydik acaba? Çünkü sunu biliyoruz ki, toplumsal hayatta her ihtiyaç sonunda karsiligini buluyor. Bakalim bu boslugu dolduracak bir degisim yasanacak mi, yoksa reform olarak tanitilarak, adina dershane denmeyen ama islevi ayni olan baska kurumlarla mi karsilasacagiz.
Basta da söyledik, insaatla, madenle, turizm ve tarimla gelinebilecek noktaya geldik. Bir siçrama yapacaksak, katma degeri yüksek üretim gerek. Bunun için de analiz, sentez ve elestirel düsünceye dayanan yüksek becerilere sahip gençlere ihtiyacimiz var. Bu durumda ya egitim sistemimizi verilerden yola çikarak tekrar dizayn edecegiz, ya da çocuklarimizi sürekli asagiladigimiz memleketlere “ucuz eleman” olarak kullandirtacagiz. Ikincisini seçersek refah ve özgürlüge mi ulasiriz, sefalete mi? Karari siz verin.
Doç. Dr. Selçuk R. Sirin, New York Üniversitesi’nde (NYU) davranisbilim ve istatistik dersleri vermekte ve NYU-Sirin Arastirma Labaratuvari‘nda egitimden siyasete genis bir alanda bilimsel çalismalar yönetmektedir. ODTÜ’den lisans, State University of New York’den (SUNY) yüksek lisans ve Boston College’den doktora derecesi alan Selçuk Sirin’in 70’i askin akademik yayini bulunmaktadir.
SON SÖZ YERINE: Ne Yapmali?
FIKRET YÜCEL
Bu baslik altinda, zaman zaman, neyin olmamasi, ya da yapilmamasi gerektigi dile getirilerek olmasi gerekene isaret etmek istenmistir.
Ülkemizde, ihtiyaca ve özellikli konulara göre hizla ayarlanabilen, esnek tesvik, destek ve koruma önlemleri ve anlayisi bulunmuyor. Bu ifadenin ne anlama geldigi asagida verecegim örneklerle daha iyi anlasilacaktir:
Apple, yeni tablet bilgisayari ipad3’ü 2010 nisan ayinda piyasaya sürdü. Güney Korenin bu alanda iddiali firmasi Samsung’un kendi tablet bilgisayari henüz hazir degildi. Bu bilgisayarlar Wi-Fi modelleri için herhangi bir GSM operatörü aboneligi gerektirmemesine ragmen KCC (Korean Communications Commission), ürünün internet baglantisi olmasi sebebiyle ülkede satilabilmesi için sertifikasyondan geçmesi gerektigini açikladi. Bu olmadan kullananlara üç yil hapis veya yirmibin ABD dolari para cezasi uygulaniyordu. Samsung kendi tablet bilgisayarini Apple’dan on ay sonra piyasaya çikardi, bundan kisa bir süre sonra da ipad3 için ithal müsadesi verildi7. Bu davranisin serbest ticaret kurallarina uygunlugu tartisilabilir, ama neticede Kore Hükümeti Samsung’a çok degerli bir on ay kazandirmistir.
Bu konuyu geçmisten iki örnek daha vererek sürdürelim:
Japonyada bir dönemde sigara reklamlarinin Japonca yapilmasi yasaklanmisti. Bundan amaç, halkin sagligini koruma tedbirlerine bir katki oldugu gibi, yabanci sigaralarin kullanimini azaltmak idi.
Ikinci örnek Fransadan: Fransa, Japon otomobillerinin rekabetine karsi kendi otomotiv sanayisini korumak için ithal edilecek Japon otomobillerinin sadece Marsilya limanindan ülkeye girebilme zorunlugunu getirmisti. Burada da gümrük muayene memurlarinin sayisini en azda tutarak ülkeye belirli zaman içinde girebilecek Japon arabalari sayisini kisitliyordu.
2023 için konan hedeflerin en göze çarpani, Dünyanin en büyük on ekonomisinden birisi olmak. Oysa, devletlerin mevcudiyeti, halkinin refah içinde, rahat ve güvenli bir yasam geçirmesini saglamaktir. Bunu yansitan önemli bir gösterge Birlesmis Milletler Gelisme Programi (UNDP) tarafindan 1990 yilindan beri tanimlanan Insani Gelisme Endeksi (Human Development Index) dir. Bu Endeks milli gelir disinda, insanlarin refahini tanimlar. Ülkelerden alinan verilerle hesaplanan Endeks üç ana bilesenden olusur: Uzun saglikli yasam (ortalama ömür), egitim (yetiskin okur yazarligi, bilgiye erisim, ilk, orta ve liseye kayit) ve insana yarasan iyi bir yasam düzeyi. 2014 yilinda yayimlanan 2013 yilina ait ölçümlere göre, Türkiye 187 ülke içinde 69. siradadir. Yasam beklentisi 75.3 yil, 25 yas üstü nüfusun egitim süresi beklentisi 14.4 yil, ortalama egitim görme süresi 7.6 yil, satin alma gücüne göre kisi basina milli gelir 18391 ABD dolari. Bu degerlerden ve esitsizlik düzeltmesi sonucu ulasilan endeks 0.759. Bu endeksle Türkiye çok yüksek insani gelisme seviyesindeki 49 ülkenin ardindan gelen yüksek insani gelisme seviyesindeki 53 ülke arasinda yer aliyor. Bunlar arasinda da 20. sirada.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
7 Bu örnek, Türkiyede, gereksinimdeki önceligi de tartismali olan, Fatih projesindeki tutumu animsatiyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu pozisyon pek fena sayilmaz; ama 2014’de UNDP tarafindan ilk kez yayimlanan Cinsiyet Esitsizligi Endeksi’ne (Gender Inequality Index) göre 148 üye ülke arasinda Türkiye 118. sirada bulunuyor. Bu deger, Türkiyeyi Insani Gelisme Endeksinde yer aldigi yüksek insani gelisme seviyesinden orta insani gelisme seviyesine tasiyor. Acaba niçin, Insani Gelisme Endeksini ve Cinsiyet Esitsizligi Endeksini, mesela bizi ilk otuz ülke arasinda bulunduracak degerlere yükseltmek gibi, hedeflerimiz yok?
Egitim, bir toplumun yeni bilgi ve teknolojiyi özümseme yetenegini de insa eder. Ekonomi yüksek seviyelere çiktikca teknoloji yetenegi önemli bir etken haline gelir. Bu sebeple insan kaynagina ve egitime büyük yatirimlar yapmak gerekir. Güney Kore Cumhuriyetinin gelisip sinif atlamasinda General Park döneminde baslatilarak sürdürülen egitim seferberliginin büyük etken oldugu bilinmektedir.
Egitimin yayginligi önemlidir, ama onun niteligi, kalitesi en az onun kadar önemlidir. Egitim, çok yöne ve disipline açik olacak sekilde yürütülmeli, meslek sinirlariyle daraltilmamalidir. Ögrencilerin ille de egitimin ismini tasiyan alanda is bulup çalisacagi ve böyle sürdürecegi gibi bir beklenti ve garantisi olamaz. Esasen zaman içinde hizli gelisme ve degisiklikler olmakta ve insanlar yasam boyunca bir kaç kez is ve meslek degistirmektedirler. Bugünün aranan meslek ve meslek dallari bundan on yil evvel mevcut degildi.
Son yillarda üniversitelerden, nitelikli insan gücü yetistirme ve arastirma geleneksel rollerine ilaveten, bir üçüncü misyon olarak, ürettikleri bilginin ekonomik katma degere dönüstürülmesi rolünü de üstlenmeleri beklentisi giderek yayginlasiyor. BTYK’nin Aralik 2011 tarihinde yaptigi toplantida aldigüniversitede yenilikçiligin ve girisimciligin tetiklenmesi amaciyla politika araçlarinin gelistirilmesi kararinin, ülkemizde de, bu konuda bir baslangiç teskil etmesi ümit edilmektedir8.
Ülkemizde okul öncesi, ilk ve orta ögretimde uygulanan sistemler tam bir yaz boz tahtasi görünümündedir. Uluslararasi alanda kabul gören performans kriterleriyle degerlendirilerek objektif sekilde yansitilan orta ögretim durumu, kaygi verici bir görünüm sunuyor. OECD’nin
Uluslararasi Ögrenci Basarisini Belirleme Programi (Programme for International Student Assesment: PISA) 15 yas grubundaki ögrencilerin ilk ögretim sonundaki durumlarini degerlendirmeyi amaçlamakta ve okuma-anlama, fen ve matematik olarak üç dalda yapilan testlerle ölçülmektedir.
Türkiye, 2003’den beri yapilan bu testlerde son siralara yakin yerlerde bulunmaktadir. Bu sistemden mezun olup üniversitelere giren donanimsiz ögrencilere yüksek ögretimin fazla bir sey katmak sansi çok zayiftir.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
8Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün Yirmi Birinci Yüzyilin Basinda Türk Milli Egitim Sistemi isimli kitabinda Türk Egitim Sistemi, dünyadaki belli basli egitim sistemleriyle karsilastirmali olarak incelenmektedir.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kendi dilinde okudugunu anlamak, algilamak, meramini anlatmak hususunda sorunu olan bu gençlige Osmanlicayi ya ögreneceksin, ya ögreneceksin diye dayatmanin faydasi sorgulaniyor. Oysa, temel egitimde süphe duyan, sorgulayan ve arastiran bir nesil yetisirmek amaç olmalidir, dindar bir nesil yetistirmek degil.
Diger yandan, sanki nativizm’e (dogustancilik, fitriye) geri dönüs isaretleri veren sözler söyleniyor ülkemizde; sik sik fitraten, fitratinda kelimeleri tekrarlaniyor yetkili agizlar tarafindan.
Her ne kadar insanlar her ortamda üretken olabilir ve yeni fikirler gelistirebilirlerse de, ekonomik özgürlük basta olmak üzere, her türlü özgürlügün saglanmasi, insanlarin yaratici gücünün ortaya çikmasinda, girisim cesareti sergilemesinde önemli etkendir. Avrupa’da Aydinlanma Çagi’nin hazirlanmasinda, orta çagin sonlarinda, bazi öncülerin gösterdikleri cesaretin etkisi büyüktür. Bunlar din ile bilim ve hür düsünce arasindaki çatismada istirap çekmisler,bazilari hayatini kaybetmistir. Bunlardan birisi, Giordano Bruno evrenin sonsuzlugu ve baska dünyalarda da yasam bulunabilecegi hususundaki düsüncesini engizisyon mahkemesinde geri almayi reddetmesi üzerine kaziga baglanarak yakilmistir. Bizim kisaca Galile diye andigimiz Galileo Galilei ise, çikarildigi engizisyon mahkemesinde fikirlerini inkar etmesine ragmen, hayat boyu ev hapsinde tutulmustur. Galile hakkindaki kararin ancak 1992 senesinde beraate çevrildigini duymak ilginç gelebilir. Bu konuda bir sembol haline gelmis olan Galile tarafini tutmak, bugün dahi, arastirma özgürlügüne müdahaleye karsi çikmakla es anlamda kabul edilmektedir.
Ülkemizde son yillarda giderek otoriter hale gelen yönetim, “bitaraf olan bertaraf olur” deyiminde bitaraf kelimesini bizim taraftan olmayan anlaminda açik ve pervasiz bir sekilde uygulamaktadir. Bu hali ile ülkemizde yasanan ortamin tam özgür oldugunu söylemek güçtür.
Daron Aceoglu ve James Robinson siyasi otoritenin sinirli oldugu toplumsal kesimlerin kendi dinamikleriyle atilim yapabildigini, hür düsüncenin yaygin oldugu toplumlarin gelistigini ifade ediyorlar (1).
Daron Acemoglu, 18 Aralik 2014’de Isveç Konsoloslugu ve Seffaflik Dernegi tarafindan düzenlenen toplantida Hukuk ve Iktisat Iliskisi: Özgürlügün Refah Boyutu konferansinda Türkiye her zaman bir “padisahlar devleti” oldu .Ittihat Terakki, CHP dönemi, askeri rejimler ve simdi de yasanan ayni demis ve bireysel özgürlüklerin sinirli olmasi halinde, ancak bundan yararlanan ufak bir azinligin becerilerinin gelisecegini, baski altindaki kesimlerde bulunan “büyük mucitler, is adamlari” potansiyelinin kaybedilecegini belirtmistirAcemogluna göre, sürdürülebilir bir büyüme için bagimsiz yargi, herkese esit mesafede kamu kurumlari ve beseri sermayeye ihtiyaç vardir (2).
Doksan yili askin süredir devam eden sanayilesme ve buna etkili elli yili askin bilim-teknoloji ve inovasyonda yetkin olma çabalari sonunda, bir gelisme saglandigi gerçektir. Ama bu, Türkiyenin ülkeler arasindaki pozisyonunu degistirmeye yetmemistir. 1955’de ulasilan alt orta gelir seviyesinden üst orta gelir seviyesine ulasmak elli yil sürmüstür (3). Üstelik, büyük bir gelir dagilimi dengesizligi sürmektedir.
Her alan için geçerli olacak sekilde, geçmisteki ithal ikamesi modelinin bugün uygulanmasinin imkansizligi, hatta zararli olacagi açiktir.
Basta uluslararasi alanda zaten rekabet eden sektörler olmak üzere koruma ve destek, kaliplasmis bir takim kaidelerin statik bir biçimde uygulanmasi yerine, yukarda verilen örneklerdekine benzer, yaratici, o siradaki durum ve ihtiyaca cevap verecek sekilde dinamik olarak sürdürülmelidir. Yani, somut duruma özgü, somut çözümler bulunmalidir.
Bir takim hedeflere, örnegin dünyanin ilk on ekonomisi arasina girmek, ar-ge harcamalarini GSYIH’nin %3’üne çikarmak gibi, ulasmada ve bazi ihtiyaçlarin karsilanmasinda kullanilacak büyük projelerimiz ya yok, ya da gerçeklesme araçlarindan yoksun. Sanki her sey KOBI’lerden bekleniyor gibi bir manzarasiyla karsi karsiyayiz. Süphesiz KOBI’ler desteklenmeli, gelismeleri saglanmali, ülke kalkinmasina katkida bulunmalari saglanmalidir. Devlet Girisimciligi desteklemelidir, bunu zaten Cumhuriyetin kurulusundan beri yapiyor. Ancak, Türkiye büyük hedeflere bu yol ile ulasamaz (4), (5), (6), (7). Bunun için büyük sirketlerle saglanan özel sektör-devlet ortakligina ve isbirligine ihtiyaç vardir. Asagida Güney Kore (Kore Cumhuriyeti) tarafindan bu konuda uygulananlar kisaca anlatilmistir:
Güney Kore, 1970 ve 1980’lerde hükümet planlamalarina sadik aile sirketlerine (chaebol)9 saglanan desteklerle kalkinma yolunu seçmistir.
1970’li yillardan baslayarak gemi yapimi, endüstriyel makine üretimi, otomobil, petrokimya ve sonra elektronik endüstrisi için chaebol’lere vergi indirimleri, Kore Kalkinma Bankasi eliyle yurt disindan gelen yardimlardan düsük faiz ve uzun vadeli kredi saglandi. Yeni teknolojilerin endüstriye aktarimi amaciyla Kore Makine ve Metal Enstitüsü, Elektronik ve Telekomünikasyon Arastirma Enstitüsü, Kore Kimyasal Teknoloji Enstitüsü, Kore Enerji Arastirmalari Enstitüsü ve Kore Okyanus Arastirmalari Enstitüsü gibi kuruluslar kuruldu. Bu kuruluslar chaebol’lere yönelik projelerin gelistirilmesine katkida bulunmuslardir (8).
O yillarda, bugün dev firmalar haline gelmis olan Samsung, Hyundai, Daewoo, LG gibi sirketlerin önüne Kore Hükümeti hedefleri koyup yol haritasini çizmistir. Bu dönemde firmalara 7.5 milyar $’in tesvik olarak verildigi söyleniyor (9).
Türkiye ekonomisinin en zayif halkasinin cari açik oldugu, bunun baslica sebebinin de toplam ithalatin dörtte biri seviyesine ulasan enerji ham madde ithalati oldugu biliniyor. Cari açigi sürdürülebilir seviyeye getirmek için ihracat fazlasi veren yeni sektörler yaratmak yaninda, yenilenebilir enerji kaynaklarini, bilhassa günes enerjisini kullanmak da yardimci olacaktir. Bu  bakimdan ülkemizin sansli bir konumda oldugu, hazirlanan günes enerjisi potansiyel atlasindan (GEPA) açikça görülüyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
9 Chaebol, Güney Korede 1960’li yillarda kurulan, tüm operasyonlarin yetkili bir baskan tarafindan yönetildigi, çok sayida birbirinden farkli konularda çalisan isletmeye sahip büyük aile sirketlerine verilen isimdir.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yenilebilir enerji kaynaklarinin önemli bir özelligi disa bagimliligi ortadan kaldirmasidir. Ancak bunun için yenilenebilir kaynaklardan faydalanarak elektrik enerjisi üretiminde kullanilan teçhizatin da yerli olarak üretilmesi gerekir. 6094 sayili yasada, yerli üretimi tesvik için, enerji santralini kuran sirketlere, yerli üretilmis mekanik ve elektro-mekanik teçhizat kullanmalari halinde, kWh satis bedellerine ilaveler yapmak imkani getirilmistir. Bu faydali olmakla birlikte, enerji üretim teçhizati üreticilerinin dogrudan, ciddi sekilde desteklenmesi gerekir. Bu çerçevede öncelikle fotovoltaik günes pili’nin ülkemizde imal edilmesinin saglanmasi çok önemlidir. Fotovoltaik pil imalat teknolojisi, enerji tasarrufunda kullanilacak bazi elemanlarin, (LED) gibi, üretimine de baslamak hususunda yardimci olacaktir. Bu amaçla devlet tarafindan TEMSAN benzeri bir tesis kurmak, büyük sirketlerle isbirligi halinde yatirimlarina destek verilen bir kurulus olusturmak gibi yollar hatira geliyor.
Bu baglamda, gelecek için çok sey vadeden yakit pili ve hidrojen teknolojisi’ni de ihmal etmemek gerektigine isaret edelim.
Prof. Kirim, (7)’de Yeni Girisimcilik adini verdigi, özel sektör-devlet ortakligi temeline dayanan benzer bir model önermis, ancak, mevcut eski sirketlerin edindikleri aliskanliklardan kurtulma zorlugu karsisinda, ortakligin yeni kurulacak sirketlerle yapilmasini tercih etmistir. Ayrica, doygunluga erismis alanlarda kesinlikle girisimci destegi verilmemesini ileri sürmüstür.
Sektör seçimi, çok zor bir istir, ama, güncellestirilen Vizyon 23’ün bu konuda yardimci olacak önemli bir kaynak teskil edecegi kesindir. Yeri gelmisken yukarda deginilen Türkiye Sanayi Strateji Belgesi (2011-2014) hakkinda Aykut Göker’in yazdiklarina yer vermek istiyorum (10). Aykut Göker, hakli olarak, …bu ülkede çok strateji belgesi hazirlandi. Ne var ki, bunlarin çogu ya dogru dürüst hayata geçirilmedi; ya da hiç uygulamaya konmadan rafa kaldirildi, diyerek bu belgeyi hazirlayanlarin aklina, öncekilerin niçin basarisiz olduklarini arastirmak gelmedi diye sormaktadir. Bu merakinin sebebini de söyle açikliyor Aykut Göker:
Stratejide öngörülen “üç temel hedef” dogrultusunda bazi sektörel politikalar da belirlenmis. Bu politikalar, “Otomotiv, Makine, Beyaz Esya. Elektronik, Tekstil ve Hazir Giyim, Gida ve Demir-Çelik” sektörlerini kapsiyor. Peki, bu sektörlerde anilan hedefleri gerçeklestirmek için ne yapmak gerekir? Simdi size bu sektörlerden bir kaçi için bazi alintilar yapacagim:
“[Otomotiv sanayiinde] güvenlik ve konfor özellikleri artirilmis motorlu araç komponentleri ve hafiflestirilirken güvenligi de artirilmis araç gövdesi gelistirebilmek… /Emisyon düzeyini en aza indiren fosil yakit, biyoyakit, ya da hidrojen ile çalisan içten yanmali motorlara ve yakit pillerine dayali araçlar gelistirip üretebilmek…”
“Ev konforu saglayan cihazlara [beyaz esya vb] farklilik yaratan ve çevreye duyarligi artiran yeni özellikler ekleyebilmek”
“Bilgi ve iletisim cihaz ve aygitlarini üreten sanayilerde [elektronik sanayiinde] nitelikli katma deger yaratabilmek için stratejik önemdeki komponentleri [mikro elektromekanik sistemler vb) tasarlayip ütretebilmek./ Tüketici elektroniginde yeni kusak ürünler tasarlayip üretebilmek.”
“Çok boyutlu- çok islevli akilli tekstiller gelistirebilmek./Tekstil terbiyesinde enerji tasarrufu saglayan çevre dostu teknolojiler gelistirip kullanabilmek.
Bunlar herhalde stratejiyi hazirlayanlarin öngördükleri sektörel politika hedefleridir. Ama ben bunlari AKP iktidara geldiginde hazir buldugu ve o tarihten bu yana rafta duran 2004 tarihli Vizyon 2023 strateji belgesinden aldim (10).
Ben de bu belge ile ilgili olarak su suali sormak ihtiyacini duyuyorum:
Belgenin vizyonu olarak Orta ve yüksek teknolojili ürünlerde Avrasya’nin üretim üssü olmak belirlenmis.
Bundan kastedilen, Avrupa ve Asyadaki firmalarin outsourcing (dis kaynak kullanimi) için tercih edecekleri taseron olmak midir?
Diger yandan, BTYK’nin Aralik 2010 tarihinde yaptigi toplantida kabul edilen Ulusal Bilim Teknoloji ve Yenilik Stratejisi 2011-2016 ve TTGV’nin Ileri Teknoji Projeleri (ITEP) Programinin destekleme kosulundan çikarilan asagidaki çerçeve mevcuttur:
Ilerde gelisip rekabet gücü kazanma ümidi veren, dinamik karsilastirmali üstünlüklere sahip, Türkiyenin kalkinmasinda ivme saglayacak ve jeopolitik konumundan kaynaklanan ihtiyaçlarina cevap verecek ileri teknolojili konular.
Bunun altini doldurmak en önemli isdir. Bu genel tanimin bir kademe ilerisi için, BTYK’nun yukarda bahsedilen kararinda, daha önce karar altinaalinmis olan savunma ve uzay alanlarina enerji, su ve gida ilave edilmistir.
TTGV’nin 2009’da baslatilan ITEP Programinda ise destek kapsamina alinan teknolojiler:
*Tarimsal atiklardan yüksek katma degerli biyoürün üretim ve teknolojileri,
*Ileri malzeme teknolojileri ve hassas üretim teknikleri,
*Yenilenebilir enerji üretim, depolama ve dagitima yönelik teknolojiler,
olarak daha özellikli sekilde saptanmistir. 2011 yilinda bunlara
*Gida teknolojileri,
*Ileri tip , saglik, biyomedikas teknolojileri,
*Iklim degisikligine uyum teknolojileri ilave edilmistir.
Yukardaki tanim içine giren bu tür teknolojilere ve sektörlere uluslararasi alanda zaten rekabet edebilen sektörler eklenmelidir. BTYK’nun 2011-2016 Stratejisi kararinda bu sektörler:
Otomotiv, Makine Imalat, Bilisim Teknolojileri olarak belirtiliyor.
Bütün bunlarla ilgili teknolojilerin daha özellikli olarak belirtilmesine ihtiyaç bulunmaktadir. Ayrica, öncelikli olacaklari karari alinan bu sektör ve teknolojilere saglanacak farkindaliklarin da ortaya konulmasi gerekir.
BTYK kararlarinin uygulanmasinda gecikme, hatta benimsememe çok sikayet edilen bir husustur. Bu, saptanan hedeflere ulasmayi engellemekte, en azindan geciktirmektedir.
Kurumsal yapinin kamu, üniversiteler ve sanayi arasinda iletisim ve isbirligini mümkün kilan bir duruma getirilmesi gerekiyor. Siyasi kadrolarin bu yolda bilinçlendirilmesi, arastirma-teknoloji gelistirme-inovasyon (ATGI) ve sanayilesme politikalarinin tesbit ve uygullanmasinin izlenmesi fonksiyonunun icra organina yakin bir yere yerlestirilmesi gerekir. Bu itibarla TÜBITAK’in dogrudan Basbakan yerine Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanligina baglanmasi uygun olmamistir düsüncesindeyim. Kanaatimce, kararlarin uygulanmasini takip mekanizmasinin islerliginin saglanmasi çok önemlidir.
Çuvaldizi bir de öbür tarafa batirmak gerekirse, sanayicilige soyunmus kisi ve kuruluslara sunlar söylenebilir: Inovasyon, sanayinin dogasinda var, 1960 ve 1970’lerde telaffuz edilip bilimsel sekilde disipline edilmeye baslanmadan önce de mevcuttu. Unutmamak gerekir ki, sanayi ve sanayilesmede en önemli rol oynayan burjuvalar, baslangiçta birer küçük mucit idiler. Bunlar inovasyon yapa yapa büyümüs ve sanayi devrimi ile birlikte sanayinin büyüyüp yayginlasmasini saglamislardir. Bir know-how ve lisans anlasmasi yapip, soför becerisi ile sinirli kalarak eldeki reçeteleri, niçinini bilmeden, bir seyler üretmek, sanayicilikten baska bir seydir diye düsünüyorum. Böyle davrananlar bunun acisini 24 Ocak 1980 kararlarinin uygulanmasi sirasinda çekmislerdir. Sanayicilik ve inovasyonu rekabete açik bir ortamda ayri düsünmek mümkün degildir.
Inovasyonun sürdürülebilir olmasi bilimsel bilgi üretmeyi gerektirir. Bilimsel bilginin üniversiteler ve kamu yaninda, özel sektörde de üretilmesi çok arzu edilir. Ama bunu ancak büyük sirketler yapabilir. Bu suretle üniversitelerdeki temel bilim bölümlerinin çekiciligi de artar. Bugün ülkemizde sanayide çalisarak meslegini kullanan matematikçi, fizikci ve kimyaci sayisi yok denecek kadar azdir.
Kamu ve özel sektör arasindaki iliskilerin daha gelistirilmesi, özel sektörün, en azindan, kendisi ile ilgili kararlarda katilimda bulunabilecek bir konuma getirilmesi, bazi çalisma gruplari ve kurumlarda orantili temsil imkanina sahip olmasi gerekir. Bunlarin basinda BTYK vardir. Bu Kurumda özel sektör sadece TOBB Baskani vasitasiyle temsil ediliyor. Yukarda verilen Ulusal Yenilik Sistemi 2023 Hedefleri bu Kurum tarafindan kararlastirilmistir ve hedeflere ulasmada en büyük yükü özel sektör tasiyacaktir. Ama, basta bu yükü kendisine veren karar olmak üzere bütün stratejik kararlarda özel sektörün fikrine ve oyuna müracaat edilmemektedir. Esasen, BTYK’nin kurulmasini saglayan 1983 tarihli Kanun Hükmündeki Kararname eskimistir ve kanun haline getirilerek güncellestirilmeye muhtaçtir.
Uygulanmakta olan destek ve tesvik araçlarinin çogalmasi ve çesitlenmesi memnuniyet vericidir. Inovasyon ve girisim kültür ve ikliminin yerlesmesi için faydalidir. Ancak artik bunlarin, agirlikli olarak, tesbit edilen strateji ve politikalar yönünde kullanilmasi, aralarinda esgüdüm saglanmasi ve bu görüs açisindan da denetlenmesi gerekir.
Kamu kuruluslarinin ve bürokrasinin konuya (bilim, teknoloji, inovasyon ve sanayi) yakinligi, onu benimsemesi ve heyecanla desteklemesi çok önemlidir. Özel sektör dinamizmi ile beslenen, kamunun teknolojiye dayali ulusal kalkinmaya inandigi ve siki sikiya bagli oldugu bir ortam olusturulmalidir (3).
Bitirmeden Daron Acemoglu ve James A. Robinson’un Uluslarin Düsüsü isimli eserlerinde (1) altini çizdikleri bir hususa dikkatleri çekmek istiyorum:
Kurumlar gerçek hayatta davranis ve güdüleri etkilediklerinden ülkelerin basari ya da basarisizliklarini biçimlendirirler. Bireysel yetenek toplumun her asamasinda önem tasir, fakat pozitif bir kuvvete dönüstürülmesi için o bile kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç duyar.
Bunu teyiden yazarlar Amerika Birlesik Devletleri ekonomisinin büyümesini kamçilayan dinamik enformasyon teknolojisi sanayisinin en önünde yer alan Microsoft, Apple, Google ve Facebook’un kuruculari olan Bill Gates, Steve Jobs, Larry Page ve Mark Zuckerberg’in çok büyük yetenek ve hirsa sahip olduklarini, ama basarilarinda içinde bulunduklari ortamin tesviklerinden yararlanmanin büyük payi oldugunu ifade ediyorlar.
Birlesik Devletler’deki egitim sistemi Gates ve onun gibilere yeteneklerini tamamlayacak özgün beceriler kazanma olanagini tanidi. Birlesik Devletler’deki ekonomik kurumlar, bu adamlarin asilmaz engellerle karsilasmadan kolayca sirket kurmalarina olanak tanidilar. Bu kurumlar ayni zamanda projelerinin finansmanini mümkün kildi. Birlesik Devletler emek piyasalari kalifiye çalisanlar bulmalarini sagladi ve nisbeten rekabetçi piyasa kosullari sirketlerini büyütme ve ürünlerini pazarlama firsati sundu. Bu girisimciler rüya projelerinin hayata geçirilebilecegine basindan beri güven duyuyorlardi. Kurumlara ve kurumlarin meydana getirdigi hukukun üstünlügüne güvenleri tamdi ve mülkiyet haklarinin emniyetinden süphe etmiyorlardi. Son olarak, siyasal kurumlar istikrar ve sürekliligi güvence altina aldilar. Her seyden önce, bir diktatörün iktidara gelip oyunun kurallarini degistirmeyeceginden, varliklarina el koymayacagindan, hapse atmayacagindan ya da yasamlarini ve geçimlerini tehdit etmeyeceginden emindiler. Ayrica toplumdaki hiçbir özel menfaatin hükümeti ekonomik bakimdan felaketlerle dolu bir yöne sürükleyemeyeceginden de emindiler; siyasal güç hem sinirlandirilmis hem de yeterince genis bir biçimde dagitilmis oldugundan refah için tesvik saglayan bir dizi ekonomik kurum olusabilmisti.
Yukarda tanimlanan kurumlar ve sistemler düzeninin yönettigi ortamin uzun sürede, istekle ve hedefleyerek gerçeklestirilebilecegi ortadadir. Bu sebeple hakli olarak ülkemizin ne zaman ve nasil böyle bir ortama kavusacagi suali soruluyor.
************** *********************       *************************
Fikret Yücel: 1928 yilinda Köycegiz’de (Mugla) dogan Fikret Yücel, 1950 yilinda Istanbul Teknik Üniversitesi (ITÜ) Elektrik Fakültesinden Yüksek Elektrik Mühendisi olarak mezun olmustur. 1965 yilinda PTT Genel Müdürlügü bünyesinde PTT Arastirma Laboratuarini kurmustur. 1982 yilinda Mustafa Parlar Vakfi tarafindan “Elektronik Sanayiine verdigi hizmetler ve üniversite-sanayi iliskilerine yaptigi katkilar” dolayisiyla Hizmet Ödülü’ne layik bulunmustur.1991 yilinda kurulan Türkiye Teknoloji Gelistirme Vakfi’nin (TTGV) kuruldugu günden 19 Nisan 2012 tarihine kadar Yönetim Kurulu Baskanligi görevini yürütmüstür. Farkli tarih ve sekillerde yayimlanmis kitap, makale ve teblig tarzinda kirki askin eseri bulunmaktadir.
************** *********************       *************************
KAYNAKLAR
1.   Daron Acemoglu ve James Robinson, Uluslarin Düsüsü: Güç, Zenginlik ve Yoksunlugun Kökenleri, Dogan Kitap, 2014.
2.  Konu ile ilgili olarak Taha Akyol (Hürriyet), Mehves Evin (Milliyet), Müge Iplikçi (Vatan) gibi yazarlarin köse yazilari.
3.Fikret Yücel,TTGV ile 21 Yil,TTGV Yayinlari 2013.
4. Alphan Manas, Orta Gelir Tuzagi ve Türkiyenin Büyümesi, Alphan Manas Blog, 13 Ocak 2013.
5.Prof. Dr. Arman Kirim, Türkiye Nasil Zenginlesir?, Remzi Kitabevi, 2007.
6. Prof. Dr. Arman Kirim, Farkli Olan Kazanir, Sistem Yayinlari, 2009.
7.  Prof.Dr. Arman Kirim, Türkiyenin Ulusal Girisimcilik Politikasi Ne Olmali?, TOBB Genç Girisimciler Kurulu tarafindan 6 Kasim 2010 tarihinde Akarada düzenlenen toplantidaki sunum.
8.  Erhan Atay, Krizden Innovasyona: Güney Kore Örnegi, Dumlupinar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (DPUJSS), Sayi 32, Nisan 2012.
9.  Gila Benmayor, Vestel, yeni bir Samsung olur mu? Hürriyet Gazetesi, 8 Eylül 2014 (Gila Benmayor’un Vestel Sirketler Grubu Icra Kurulu Baskani Turan Erdogan’la yaptigi söylesi).
10. Aykut Göker, Sanayi Stratejimiz de Var!, Cumhuriyet Bilim -Teknik, 21 Ocak 2011.
 

Benzer Kitaplar