SEÇILMIS TERÖR

SEÇILMIS TERÖR

Fevzi BOZKURT
Biyografi


Terör kelimesi Fransiz Ihtilali’nden sonra kullanilmaya baslanmistir. Terörün amaci halki korkutarak demokratik düzende yapilamayan amaçlara bu antidemokratik yöntemle ulasmaktir.
Terörde olmazsa olmaz unsur siddet unsurudur. Her terör eyleminde muhakkak siddet kullanilmaktadir. Teröristin yapmis oldugu eylemler onun kendini tanitmasi için kullanmis oldugu yöntemlerdir. Bu sayede terörist yönetimi zorlayarak kendini kabul ettirmeye çalisir ve fikirlerini de halka yaymaya çaba gösterir. Bunlar için de çesitli eylem türlerini seçebilir.
Terör eylemleri, son yillarda bilginin kolay ulasilabilir olmasindan dolayi daha basit hale gelmistir. Ülkemizi tehdit eden terör unsurlari dört grupta incelenebilir: Marksist-Leninist ideoloji çerçevesinde hareket eden terör örgütleri (DHKP/C), bölücü bölgeci terör örgütleri (PKK), din referansli terör örgütleri (ICCB-AFID), yurt disi terör örgütleri (ASALA).
Yabancilarin ülkemiz topraklari üzerinde birçok emelleri vardir. Özellikle Ermeniler, Yunanlilar ve Suriyelilerin ülkemizden toprak koparma amaçlari vardir. Ayrica içimizde de Kürt sorunu, Pontus meselesi mevcuttur. Bunlarin disinda Yahudilerin ve Hiristiyanlarin da ülkemiz ile ilgili bir takim toprak koparma amaçlari mevcuttur.
Terörist eylemler bir amaca ulasmak için gerçeklestirilen ve bir yerden sevk edilen eylemlerdir. Yani terör eylemi amaç degil hedefe ulasmak için kullanilan bir araçtir. Fransiz ihtilalinden sonra ortaya çikan siyasi terörizm kavraminda ülkenin siyasi düzenini yikmak amaçlanmaktadir. Bu amaca ulasmak için ise çesitli siyasi suikastlar ve siyasi aktörleri hedef alan eylemler yapilmaktadir. Teröristler yaptiklari eylemler ile hem halk üzerinde bir korku ve panik olusturmayi hedeflemekte hem de yönetimi halk üzerinde baski olusturmaya zorlamaktadir.
Terör faaliyetleri belirli bir yapi içerisinde genisleyerek yayilmaktadir. Teröristler ideolojilerine siki sikiya baglidirlar. Ve bu ideolojilerini hayata geçirebilmek için her türlü illegal yolu denemektedirler. Yaptiklari bu eylemlerin ideolojilerine hizmet ettigine inandiklari için pismanlik hissi duymamaktadirlar. Teröristler bu eylemleri, bir kitle psikolojisi içerisinde bulunduklari için pek fazla sorgulama yapmadan uygularlar.
Terör eylemleri ulusal ve uluslar arasi olmak üzere iki kisma ayrilabilir. Ayrica bu terör eylemlerine katilan bireyler ve seçilen hedefler baglaminda da çesitli gruplamalara gidilebilir.
Teknolojik gelismelere paralel olarak teröristlerde gelismektedirler. Ulasim teknolojisinin gelismesi ile terör eylemleri birçok alana kolayca ve hizla erisebilmektedirler. Silah ve patlayici maddelerdeki gelismelerdeki gelismeler ve bunlarin temin edilmesindeki kolayliktan dolayi terörist eylemlerin her an her yerde olma ihtimali fazladir. Ayrica nükleer ve biyolojik silahlarin terör örgütlerinin ellerine geçmesi ve bunlari kullanmalari durumunda ise dünya çapinda eylemler yapilma ihtimalide oldukça yüksek düzeydedir.
Bilgiye ulasmadaki kolaylik olan internet teknolojisi de teröristlere imkan saglamaktadir. Bundan dolayi polis teskilatlari ortak çalismalara hiz vermeye baslamislardir.
Günümüzde terör eylemleri ülkeler arasi bir hal almaya baslamistir. Bunun en önemli nedeni de bir takim devletlerin bu terör eylemlerini dogrudan ya da dolayli olarak desteklemesinden kaynaklanmaktadir.
Terör eylemleri ilk basta gelisigüzel yapilarak halkta korku ve panik olusturulur. Bundan sonra ise daha çok seçilmis hedeflere yönelik olarak yapilan terör eylemleri gelir. Bu eylemlerde ise halk ile devletin birbirine karsi durmasi hedeflenir.
Seçilmis terör eylemlerinin en basta geleni suikastlardir. Suikastlarda ya devlet görevlileri ya da taninmis isimler seçilerek halk üzerinde etki yapmasi amaçlanir. Suikast tekniklerinin en basta geleni zehirlemedir. Yüzyillardir bu teknikle bir çok kimsenin yasami sonlandirilmis ve halk üzerinde etkiler uyandirilmistir.
Bu zehirlemelerden ve zehirleme süphelerinden bazilari sunlardir: Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Yahudi bir kadin tarafindan zehirli et verildigi, Hz. Ebubekir’in zehirlenerek öldürüldügü, Hz. Ali’nin zehirli hançerle sehit edildigi rivayet edilmektedir. Turgut Özal’in Ebulfeyz Elçibey’i destekledigi için Bulgur sefaretinde içtigi bir limonatadan dolayi zehirlendigi iddialari hala açikliga kavusmamistir. Eski KGB ajanlarindan Alexander Litvinenko’da yine yiyecegine zehir katilarak öldürülen kimselerden olmustur. Yugoslavya’yi yöneten Maresal Tito’nun da mücevher kutusu ile zehirlenmesi düsünülmüstü.
Alman teknisyen Horst Schwirkmann 1964’de nitrojenli hardal gazi ile zehirlenmis, Castro’ya 1961’de zehirli sigara gönderilmis ancak Castro içmemisti. Kongo’nun ilk basbakani Partice Lumumba’da zehirlenmek istenmis ancak basarilamamisti. 1961’de Irak’in basinda bulunan General Abdül Kasim zehirli eldiven ile zehirlenmek istenmisti. Rus yazar Soljenitsin de KGB tarafindan 1971 yilinda zehirlenmek istendi, Bulgar yazar Georgi Markov zehirli semsiye yardimiyla 1978 yilinda zehirlendi. Alparslan Türkes’in zehirlenerek öldürüldügü iddiasi da mevcuttur. Osmanli Devleti’nde ise Fatih Sultan Mehmet’in zehirlenerek öldürüldügü iddiasi mevcuttur. Ayrica oglu Sehzade Cem’in de zehirlendigi ve Yildirim Bayezid’in de zehirlendigi iddialari mevcuttur.
Bu tür zehirli suikastlara maruz kalanlardan bir kismi da sunlardir: Imam-i Azam Ebu Hanife, Büyük Selçuklu Sultani Meliksah, Vezir Nizamülmülk, Sultan Alaaddin Keykubat, Bediüzzaman Said Nursi, opera sanatçisi Maria Callas, yazar Emile Zola, ünlü besteci Mozart, Büyük Iskender, Napolyon, Azeri siyasetçi Neriman Nerimanov, Abhaz lider Lakoba, Yuri Çekoçihin ve Stalin’in de zehirlenerek öldürüldükleri iddia edilmektedir. Çeçen komutan Ömer bin Hattab’in Ruslar tarafindan zehirlendigi bilinmektedir. Mossad tarafindan zehirlenmek istenen Halit Meshal’in olayi gün yüzüne çikinca Israil Hamas lideri Seyh Yasin’i serbest birakmak zorunda kalmistir.
Irak krali Serif Hüseyin’in büyük oglu Faysal’in zehirlenerek öldürüldügüne inanilmaktadir. Bülent Ecevit’in de 1977 yilinda zehirli bir silah ile öldürülmeye çalisildigi bilinmektedir. Kamboçya’nin diktatörü Pol Pot’un zehirlendigi iddiasi vardir, dövüsçü Bruce Lee’nin ölüm sebebinde zehirlenme iddiasi mevcuttur. ABD Baskani Bill Clinton’da çesitli yöntemler ile zehirlenmek istenmistir.
Tüm bu zehirlenmelere karsi bazi önlemler alinmasi gerekmektedir. Bunlardan bilinenleri; Osmanli Sarayinda kullanilan tabaklar yemek zehirli ise renk degistirme özelligine sahipti, Rusya Devlet Baskani Putin’in Türkiye ziyaretinde kalacagi yerlere zehir kontrolü yapildi, ABD Baskani Bush’un Türkiye’de tokalasacagi kimselere zehirlenmeye karsi avuç içi kontrolü yapildi. Ayrica Saddam Hüseyin’in de zehirlenmelere karsi çok hassas yasamaktaydi.
Dünyada birçok yönden ses getiren suikastlar ve suikast girisimleri sunlardir: Papa 2. John Paul’e karsi Mehmet Ali Agca tarafindan suikast girisiminde bulunulmasi, ABD Baskani John Kennedy’in 1963 yilinda suikast ile öldürülmesi, Turgut Özal’in ölümü, Prense Diana’nin ölümü, Malcolm-X’in öldürülmesi, Martin Luther King’in öldürülmesi, Isveç Basbakani Olof Palme’nin öldürülmesi, Israilli Izak Rabin’in öldürülmesi, Lübnan Basbakani Refik Hariri’nin öldürülmesi ve Pakistanli General Ziya-ül Hak’in uçak kazasi ile ölmesi bu tür suikastlardan bazilaridir. Bunlarin benzeri birçok suikast ve suikast girisimleri dünyada sürekli olmaktadir. Ayrica dünyada suikast izlenimi veren uçak kazalari ile de bir takim önemli devlet adamlarinin öldügü görülmektedir.
1 Subat 1978’de suikasta kurban giden Abdi Ipekçi, Milliyet gazetesinin genel yayin müdürü ve basyazari idi. Milliyet gazetesinde isler tamamen Abdi Ipekçi üzerinden yürüyordu. Abdi Ipekçi’nin katili dönemin ülkücü gençlerinden olarak bilinen Mehmet Ali Agca idi. Mehmet Ali Agca cinayetten 5 ay sonra yakalandi.ancak yakalandiktan sonra mahkemesi devam ederken 4 ay sonra hapisten kaçirildi. 28 Nisan 1980’de giyabinda idama mahkum edildi. 13 Mayis 1981 yilinda Agca yeniden sahneye Italya’da çikti ve Papa 2. Jean Paul’e suikast girisiminde bulundu ve Italya’da ömür boyu hapse mahkum edildi. 2000 yilinda affedilen Agca Türkiye’ye getirildi.
Mehmet  Ali Agca Abdi Ipekçi cinayetinde yalniz degildi. Agca’ya bu cinayette yardim eden ve öncülük yapan  su isimlerde vardi: Oral Çelik, Abdullah Çatli, Mehmet Sener, Yavuz Çayran, Yalçin Özbey. Abdi Ipekçi cinayeti ile ilgili birçok neden ortaya atildi. Bunlarin basinda; Türkiye’nin o dönem Yunanistan’in Nato üyeligine karsi çikmasindan dolayi ABD’nin duydugu rahatsizlik gösterilmektedir. Bundan dolayi da dönemin Basbakani Bülent Ecevit’in danismani konumundaki Abdi Ipekçi’nin öldürüldügü söylenmektedir. Ayrica Abdi Ipekçi’nin Milliyet gazetesinin satilmasini istememesinden dolayi da öldürüldügü iddia edilmektedir. Son olarak ise Ipekçi’nin silah ticaretine karsi yazilar yazmaya baslamasindan dolayi öldürüldügü de iddialar arasindadir. Ancak sebebi ne olursa olsun bu olay 12 Eylül askeri darbesini hazirlayan faktörlerden birisidir.
Atatürkçü Düsünce Derneginin kurucularindan, siyasetçi , 1961 Anayasasinin hazirlanmasinda komisyon sözcülügü yapan, Türk Hukuk Kurumu Baskani, Prof. Dr. Muammer Aksoy 31 Ocak 1990 aksami, Ankara’da silahli saldiri sonucu hayatini kaybetti. Fail ya da failler uzun süre bulunamadi. Ancak 19 Mayis 2000 yilinda failler yakalandi. Mahkeme vermis oldugu kararda cinayetin Iran baglantili oldugu üzerinde durdu. Ancak bu cinayet aslinda Türkiye ile Iran’in arasinin açilmasini isteyen dis güçlerin bir tezgahi idi. Bunun içinde ABD ve Israil ön planda görünüyordu. Ayni zamanda bu cinayet Aksoy’un Türkiye’deki petrol konusu ile ilgili yapmis oldugu bir takim çalismalardan rahatsiz olanlar tarafindan da islenmis olabilir.
7 Mart 1990’da Hürriyet gazetesi genel yayin yönetmeni Çetin Emeç Istanbul’da soförü ile birlikte öldürüldü. Cinayetin zanli ya da zanlilari ancak 1993, 1995 ve 1996 yillarinda yakalandi ve halen yakalanamayan bir zanli mevcuttur. Yakalananlarin Islami Hareket Örgütü üyesi olduklari ve bu örgütün Iran yanlisi oldugu ileri sürüldü. Mahkemede kararini bu yönde verdi. Ancak Iran’in bu suikasttan hiçbir menfaati olmamis tam aksine Türkiye ile arasi biraz daha açilmistir.buradan kar edinen ise ABD ve Israil olmustur.
4 Eylül 1990 yilinda eski müftü olan ancak daha sonra bu görevinden ayrilarak TRT’de çalisan ve buradan da 1982 yilinda emekli olarak Dogu Perinçek ile birlikte dergilerde yazilar yazan ve ateist oldugu söylenen Turan Dursun Istanbul’da öldürüldü. Turan Dursun’un da Islami Hareket Örgütü tarafindan öldürüldügü iddia edildi. Ancak bu da evvelki cinayetlerin sonuçlari ile ayni sonuçlara sahipti. Bu açidan ABD ve Israil baglantisi göz ardi edilmemelidir.
SHP Parti Meclisi üyesi Bahriye Üçok’da 7 Ekim 1990’da evine gönderilen bombali bir kitap paketini açmasi sonucu hayatini kaybetti. Bu cinayette de yine Islami Hareket Örgütü daha sonra da Hizbullah sorumlu olarak gösterildi. Ancak bu cinayette de farkli hesaplar oldugu ve türban konusunun TBMM’de görüsüldügü bir anda oldugu dikkat çekicidir.
Gazeteci-yazar Ugur Mumcu 24 Ocak 1993’de Ankara’da arabasina konan bombanin patlamasi neticesi öldürülmüstü. Suikasti birçok Islami örgüt üstlendi. Suikastin saniklari ancak 2000 yilinda yakalandi ve saniklarin Tevhid-i Selam grubu üyesi olduklari söylendi. Bu suikastta da medyada çesitli gruplar ve ülkeler suçlani. Özellikle Islami gruplari ve Iran’i hedef seçen birçok yazi yazildi. Iran suikastin kendileri ile kesinlikle ilgisi olmadigini defalarca belirtti. Hatta Süleyman Demirel’de bir açiklamasinda Ugur Mumcu’nun öldürülmesi ile Iran’in hiçbir sey kazanamayacagini belirtti. Bundan dolayi suikastin Iran’la iliskilendirilmesinin yanlis oldugunu belirtti. Ayrica konu ile ilgili PKK’da suçlandi. Mumcu’nun öldürülmesinden sonra medyanin sürekli Iran üzerinde durmasi aslinda bu suikasti yapanlarin tam da istedigi seydi. Türkiye ile Iran’in düsman ülkeler olmasini isteyenlerin Ugur Mumcu’nun öldürülmesinde etkileri oldugu muhakkaktir.
Jandarma Genel Komutani Orgeneral Esref Bitlis 1993 yilinda Ankara’dan Diyarbakir’a gitmekte iken uçagi havalandiktan kisa bir süre sonra düser ve Esref Bitlis’le uçakta bulunanlar hayatlarini kaybeder. Kazanin buzlanmadan kaynaklandigi yönünde karar verildikten sonra dosya kapandi. Ancak kazanin buzlanma neticesi degil de sabotaj ihtimalinden kaynaklandigi ihtimali oldukça yüksektir ve bu konu hakkinda çesitli delillerde mevcuttur. Orgeneral Esref Bitlis oldukça basarili ve PKK ile mücadelede de kararli bir komutandi. Kuzey Irak’ta konuslanmis Çekiç Güç kuvvetlerine de karsi idi. Ayrica PKK ile mücadele için hazirlamis oldugu Kale Plani da oldukça kapsamli bir plandi. Tüm bu çalismalari isiginda Esref Bitlis Genel Kurmay Baskanligina dogru yol aliyordu. Esref Bitlis’in ölümündün sonra çevresindeki  insanlarda birer birer öldürüldü. Bunlar: Jitem Grup Komutani Ahmet Cem Ersever, Ersever’in yakin çalisma arkadasi Mustafa Deniz ve Tuggeneral Bahtiyar Aydin’dir.
21 Ekim 1999 günü Ankara’da evinin önündeki aracina binerken aracin üzerine konulmus poseti atmak isteyen Kültür Eski Bakanlarindan Cumhuriyet Gazetesi yazari Prof. Dr. Ahmet Taner Kislali ölmüstü. Kislali’nin ölümü ile Türkiye’de bir laik-antilaik çatismasi planlaniyordu. Çünkü son dönemde basörtüsü ile ilgili yazmis oldugu yazilardan dolayi Akit gazetesince kendisi hakkinda agir ithamlarla yazilar kaleme aliniyordu. Kislali’nin cenaze törenide adeta askeri erkânin bulusma noktasi olmustu. Genel Kurmay Baskanligi’nin emriyle tüm askerler törene katilmisti. Hatta sadece devlet baskanlari ve komutanlar için hazir tutulan “onur taburu” da törende yer almisti. Kislali’nin öldürülmesi Türkiye’nin tam da yüzünü batiya döndügü bir zamana denk gelmesi itibariyle bu açilimi istemeyenlerin tam olarak arzuladigi bir nokta atislarindan biri idi.
25 Agustos 2001’de Istanbul Eyüp Sultan mezarliginda isadami Üzeyir Garih öldürülmüstü. Garih’in öldürülmesi biçak yoluyla olmustu. Konu ile ilgili bir kisi cinayetten yaklasik 12 gün sonra fail olarak yakalandi. Ancak bu kisinin vermis oldugu çeliskili ifadelerden dolayi sahsin akli dengesinin yerinde olmadigina kanaat getirildi. Cinayetin islenis tarzi itibariyle Mason Locasi göze çarpiyordu. Ayrica Üzeyir Garih’in Müslüman oldugu yolunda bir söylenti de mevcuttu. Bundan dolayi da cezalandirilmis olabilecegi düsünülebilir. Ayrica, Üzeyir Garih bölgede önemli bir isimdi ve Israil Devleti’nin almis oldugu bir kisim kararlara karsi çikiyordu. Bu sebepten dolayi da bir cezalandirma ihtimali mevcuttur.
Ankara Üniversitesi Ögretim Görevlisi Doç. Dr. Necip Hablemitoglu 18 Aralik 2002 tarihinde evinin önünde ugradigi bir silahli saldiri sonucu hayatinin kaybeder. Bu olayin failleri hala yakalanamamistir. Konu ile ilgili olarak cinayet islendigi siralarda Hablemitoglu’nun yazmakta oldugu Köstebek isimli kitabinda Fethullah Gülen grubu ile ilgili bir kisim konulara deginmesi ayrica üzerinde çalistigi diger konu olan Alman Vakiflari ve Bergama dosyasi akla gelir. Konu detayli incelendiginde ve cinayetin islenmesi sirasindaki bir kisim bulgulara bakildiginda Almanya baglantisi olmasi ihtimali oldukça yüksek görülmektedir. Çünkü Hablemitoglu’nun hazirlamis oldugu dosyada çok ciddi iddialar mevcuttu ve bu konularin arastirilmasi Almanya’yi oldukça rahatsiz ediyordu ki Avrupa Parlamentosunda 1998 yilinda kabul edilen “Türkiye Hakkinda Avrupa Stratejisi” baslikli kararda da bunlar belirtiliyordu.
Seçilmis terörün bir diger hedefi de Italyon Katolik Papaz Andrea Santoro idi. Italyan Papaz Trabzon’da Santa Maria Katolik Kilisesi’nde görevli idi. 5 Subat 2006’da öldürüldü. Fail olarak 16 yasindaki bir genç gösterildi ve mahkemeden 10 yil ceza aldi. Bu fail sizofren bir kisilige sahipti ve cinayet glock marka bir silahla islenmisti. Eldeki verilerin degerlendirilmesi yapildiginda cinayetin baslica sebepleri olarak üç ihtimal göze çarpiyordu. Bunlar fuhus mafyasi, Danimarka basininda çikan Hz. Muhammed karikatürlerinin etkisi ve uluslar arasi gizli servislerin provokasyonu olabilirdi. Konu ile ilgili verilerin çözümlemesi yapildiginda ABD, Ingiliz ve Israil gizli servislerinin provokasyon ile ilgili etkilerinin olabilecegi düsünülebilir.
2006 yilinda Danistay’da gerçeklestirilen silahli ile ilgili olarak da birçok süphe arz eden durum mevcuttur. Konu ile ilgili olarak gerek dönemin Cumhurbaskani Ahmet Necdet Sezer’in, gerekse Danistay Baskani Sumru Çörtoglu’nun açiklamalari olayi gerçeklestirenlerin tam da istedigi yönde açiklamalardi.
Istanbul Fatih’de ki Ismail Aga Camii’nin Imami Bayram Ali Öztürk 3 Eylül 2006 günü sabah namazindan sonra cami içerisinde bir saldirganin biçaklamasi sonucu hayatini kaybetti. Daha sonra saldirgan camide linç edilerek öldürüldü. Medya bu linç hadisesinde cemaatin dogrudan sorumlu oldugunu yazdi oysa fail Mustafa Erdal’in beraberindeki üç sahsin linç olayinin öncüleri ve failleri oldugu eldeki bilgilerden anlasilmaktadir. Bu açidan bakildiginda Türkiye bir irtica paranoyasinin içerisine tekrar adim adim çekilmek istenmektedir.
Agos gazetesi genel yayin yönetmeni Ermeni yazar Hrant Dink 19 Ocak 2007 günü gazetesinin önünde 3 kursun ile öldürülmüstü. Yakalanan failin durumuna bakildiginda 17 yasinda idi ve milliyetçi bir kimlik çiziyordu. Bu da cinayeti isletenlerin tam da istedikleri seydi. Cinayetin islenis zamanina bakildiginda Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon düzenlemesinden biraz önce ve sözde Ermeni soykirim tasarisinin ABD’de kabul ettirilmeye çalisildigi bir döneme denk geldigini görürüz. Hrant Dink Ermeni diasporasinin ABD’de bu tür girisimlerde bulunmasina karsi idi ama öldürülmesinin ardindan diasporanin elinde bir koz haline geldi. Ayrica cinayet Türkiye’nin siyasi olarak yogun bir döneme girdigi (Cumhurbaskanligi seçimi, genel seçimler) bir döneme de denk getirilmisti.
Ülkemizde ardi ardina olan üç cinayet arasinda çesitli benzerlikler mevcuttur. Bu cinayetler sirasiyla Trabzon’da Papaz Andrea Santoro’nun öldürülmesi, daha sonra Danistay saldirisi ile Danistay üyesi Mustafa Özbilgin’in öldürülmesi ve son olarak Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesidir. Bu cinayetlere görünün sekilleriyle bakildiginda en fazla faillere ulasilabilir ve olaylar çözüldü zannedilebilir. Oysa cinayetlerin olusturdugu sonuçlara ve bu sonuçlardan kimlerin yararlandigina bakildiginda daha dogru analizler yapilabilir.
Siyasi cinayetlerde özellikle kis aylari seçilmekte ve bu sayede gerek kamufle olma ve gerekse tanik bulunmasinin zor olmasi gibi yollardan faydalanilmaktadir.
ABD tarafindan Irak’in yeniden yapilandirilmasi sürecinde Irak’a tam 370 bin silah gönderilmis ancak bu silahlardan yalnizca 10 bin tanesi kayit altina alinmistir. Özellikle PKK’nin elinde bu silahlardan oldugu düsünülmektedir. Ayrica Türkiye’de islenen siyasi cinayetlerde kullanilan silahlarinda buradan gelen silahlar oldugu sanilmaktadir.
Türkiye’de 1990 yilinda Muammer Aksoy’un öldürülmesi ile baslayan süreçte laik kesim olarak adlandirilan kesimden birçok kimse de ayni sekilde öldürülmüstü. Bu cinayetler Islamci kesimin üzerine atildi. Oysa Islamci kesimin bu cinayetlerden hiçbir kazanci yoktu. Demek ki bu cinayetler Türkiye’de sürekli olarak bir kamplasma isteyenler tarafindan ortaya atilmis yeni bir laik-antilaik kamplasmasinin ön sartinin olusturuyordu.
Türkiye’de bir derin devlet geleneginin olustugu gün yüzündedir. Su an kontgerilla olarak bilinen derin devlet soguk savas döneminde ABD tarafindan Avrupa’da kurulmus olan derin devletin devami niteligindedir. Bu derin devlet gelenegi Avrupa’nin diger devletlerinde tamamen ortadan kalkmistir. Yalnizca Türkiye’de varligi devam etmektedir.
Dünya ülkelerinde derin devletler ülkelerin hakim güçleri etrafinda sekillenmektedir. Bu güç ABD’de küresel sermaye, Rusya ve Israil’de istihbarat servisleri iken Türkiye’de askeri zümredir.
Derin devletin ülkelere yayilmasinin sebebi 2. Dünya Savasi’ndan sonra ortaya çikan komünist tehdidi idi. Bu tehdit dolayisiyla ülkelerde olasi Rus saldirisina karsi gerilla savunmasi yapmak amaciyla derin devletler hayata geçirildi. Avrupa’da ilk ortaya çikarilan derin devlet Italya’da ki Gladio idi. Italya disinda Almanya, Fransa, Ingiltere, Belçika, Hollanda, Avusturya, Yunanistan ve Ispanya’da da bu derin devlet yapilanmalari mevcuttu. Bu yapilanmalar masonik yapilanmalarin örgütlenmesi ile benzerlik gösteriyordu.
Türkiye’de 2. Dünya Savasi’ndan sonra olan birçok olay derin devlet ile iliskilendirilmistir. Bu olaylarin çogu toplumda infial uyandiran olaylar idi. Ayrica bir kisim faili meçhul cinayetlerde derin devlete atfedildi. Soguk savasin bitmesinin ardindan komünizm tehlike olmaktan çikmisti. Bu asamadan sonda derin devlet diger bir tehdit unsuru olarak görülen Islam’a karsi harekete geçmeye basladi. Bunun içinde daha çok insanlarin Islam’a karsi iyi olan bakis açilarinin kirmak amaciyla çalismalar yapildi.
Türkiye’de terörizm hep kutuplasmalar olusturmaya çalismistir. Baslica kutuplasmalar; Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-Islamci seklinde yapilmistir. Ancak bu yöntemle halki birlik ve beraberlik duygusundan uzak tutmak mümkündür.
Istihbarat servislerinin ülkeler arasi çalismalarinda hukuktan söz edilmesi genellikle zordur. Ancak ülke içerisinde hukuka aykiri faaliyetlere girisilmemelidir. Bu çerçevede MIT’in bazi ülke içi hukuk disi faaliyetlerinden söz edilmektedir.
Türkiye’de derin devlet ile özdeslestirilen Özel Kuvvetler Komutanligi (ÖKK) derin devletin sadece görünen ve uygulayici bir kismidir. Yoksa karar mekanizmalari degildir. Ayrica dünyada birçok terör eyleminin arkasinda da –Siyonist ideolojiye hizmet için- Israil’in oldugu göz ardi edilmemelidir.
Ülkemizde seçilmis terörün son hedefi de 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya’da yasandi. Malatya’da Zirve Yayinevi adindaki isyerine gelen saldirganlar buradaki üç kisinin bogazlarini keserek büyük bir provakasyona kapi aralamislardir. Bu olaydan sonra dünya basininda olay oldukça genis yanki buldu. Çünkü bu yayinevi Incil dagitan bir yayinevi idi. Faillerde önceki olaylarda oldugu gibi hemen yakalandi. Çünkü olayin en tepesindekiler bu sekilde planlamisti. Bu hadisenin islendigi siralarda Türkiye Kuzey Irak’a karsi bir operasyon sürecine girmeye hazirlaniyordu.
 
Türkiye yillardir dis güçler tarafindan sürekli olarak bazi özel durumlarimiz kullanilarak sabote edilmeye çalisilmistir. Bu özel durumlarimiz çok kimliklilik, çok kültürlülük ve çok dinliligimizdir. Bunlar bizi büyük bir devlet yapacakken biz bunlarin ayristirmalari içerisinde dis güçlerinde etkisiyle sürekli olarak bir kamplasmaya gitmekteyiz. Bu durumdan kurtulmadigimiz sürece tam olarak birlik ve beraberligimizi yakalayamayiz.

Benzer Kitaplar