DEVRAN

DEVRAN

Fevzi BOZKURT
Biyografi


DEMOKRASI, SIYASET, KAMU YÖNETIMI VE LAIKLIK
·  Tüm tarih boyunca siyasetin ve hukukun temel ilke ve degerlerini belirlemis olanlarin filozoflar oldugunu dikkate aldigimizda, özellikle demokratik rejimlerde siyaset, felsefenin hayata geçirilmesi olarak tanimlanabilmektedir.
Dünyada 192 devlet var. Bu 192 devletin içinde 140’tan fazlasi, bugün demokrasiyi kabullenmis durumda.
Aslinda dünya kuruldugundan beri insanlar, 
“yönetenler” ve “yönetilenler” diye ikiye ayriliyor. Yönetenlerle yönetilenler arasindaki münasebetleri tesis ederken, demokrasi olayina geliyoruz. Yönetenler, daima kudreti kendilerinde bulmuslar ve bu kudretin kaynagi olarak kendilerini saymislardir. Ne zaman ki kudretin kaynagi, yönetenlerden çikip yönetilenlere intikal etti, o zaman, bu demokrasi konusulur hale gelmistir.
Cumhuriyet’le demokrasi ayri ayri seylerdir. Demokratik Cumhuriyet, çok anlamli bir kelimedir. Cumhuriyetimiz olabilir; yalniz, bunun demokratik nitelikleri haiz olmasi lazimdir. O zaman, “Demokratik Cumhuriyet”tir.
Türkiye, tek partili rejimden çiktiktan sonra, 15 tane seçim yapmayi basarabilmistir. Bunu çok önemserim. Yani bütün bu olup bitenlere ragmen, Türkiye’nin, basi suyun üzerinde tutabilmis olmasini çok önemserim.
Türkiye örneginde sapmalar ve müdahaleler olmustur. Bunlar, büyük gerilimlerin, sinirli demokratik deneyimin bulundugu durumlarda, çok sasilacak bir sey degildir. Önemli ve ayirt edici olan ise, her sapmadan sonra demokratik süreçler tekrar rayina oturtulmus ve Türk halki özgürlük ve demokrasi yolculuguna devam etmistir. Bu, ünlü tarihçi Bernard Lewis’in Türkiye’ye bakisidir.
·         Tek partide halk degildir aslolan, tek partide aslolan devlettir. Devlet vergi alir, devlet asker alir; devlet alir. Çok partiye geldigimiz zaman, devlet verme durumundadir. Devlet aldiginin karsiligini da verme durumundadir, hizmet verecektir.
·         Demokrasi dedigimiz olay, kurallar rejimidir. Bu kurallara eger uyulursa, hiç zora basvurmadan hallolur. Yalniz burada önemli olan bir hadise, halk kimdir?
Dünyanin her yerinde halkla elit arasinda bazen çok açik, bazen daha az açik, bazen gizli bir çekisme olmustur. Çok kere, eger elit, halki begenmiyorsa, o zaman halkin iradesine basvurma, bir sekil tamamlamaktan ibaret olur. Ne zaman ki halkin iradesine basvurma, sekil noksanini gidermekten ibaret olur, orada demokrasi yoktur. Onun adi ”kuasi”, ”sibih demokrasi”dir. Sekli. O, kendi kendinizi aldatmaktir. Demokraside eger güç ariyorsaniz, kudret ariyorsaniz, mutlaka halkinizi kucaklayacaksiniz. Halkinizi, kendinizin ve rejimin sahibi yapacaksiniz; usullerine göre…
 
Yine siz idare edeceksiniz ülkeyi, yine elit idare edecek. Ama elit, okumus, aydin, onu kastediyoruz. Aydinsiz bir ülke olmaz. Nerede ki aydinla halk kucaklasabildi, kucaklasma sicak oldu, nerede ki aydin halkini yönetime ehil saydi, nerede ki aydin halkini küçümsemekten çikti, orada bu is yürüdü.
Çogunluk aldanmaz…Giderseniz çogunlugun, yani halkin önüne gidersiniz. Bunun içerisinde hislerle hareket edenler vardir. Ama neticede sagduyu (commonsense) “akliselim” denilen olay, seçim sandigindan çikar. Hadise budur.
Ve bir de “fair play” denilen bir olay var; yani esitlik esasina dayali bir olay. Eger bir ülkede kisi, vatandas olmussa, bunun birinci sinifi, ikinci sinifi yoktur. Hepsi birinci siniftir. Eger siz, seklen birinci sinif gibi kabul edip,  seklen birtakim kimseleri “persona nongrata” sayiyorsaniz, güvenilmez kisiler sayiyorsaniz, o takdirde de isin içinden çikamayiz. Siz o zaman birlesik degilsiniz, ülke olarak bölüksünüz.
·         Yalniz siyasette degil, is hayatinda da, her türlü yönetimde de isi ehline vereceksiniz. Isi eli,vermediginiz takdirde, hiçbir isiniz yürümez. Buradan, sunu demek istiyorum:
Ülke yönetiminin, ehil ellere geçmesi lazim. Ehil ellere geçmesi lazim ki, iyi yönetim olsun. Ehil ellere geçmezse, iyi yönetim olmaz.
·         Ben, meselelerimin çogunun baslangicindayim. Öyleyse bana, hükmeden, demokratik idare lazim; hükmeden idare demiyorum bakin! Hükmeden demokratik idare lazim. Yani ben diktatör aramiyorum; gücünü, yetkisini kullanan idare ariyorum ve hesabini veren…Diktatörde hesap yok. Yapacak, hesabini verecek. Dört sene sonra çikacak halkin karsisina, orada da verecek, ben sunu yaptim, ben bunu yaptim diyecek. Kamuoyu bunu kontrol edecek. Onun için isterim Baskanlik Sistemi’ni…
·         Seçimin ana karakteri, hür ve serbest olmasidir, bu bir sablondur, “free and fair”. Böyle bir seçimin yapilabilmesi için, halkin korkusuz olmasi lazim. Yani verdigi oydan dolayi bir korkusu olmamasi lazim.
·         Aydinlatma görevini, demokratik sistemin içerisinde iki büyük güç yapar. Bunlardan birisi siyasettir, birisi de medyadir. Siyasetle medyanin bu aydinlatma görevini tam yapmadiklari yerlerde, zihinler her zaman karisiktir. Siyaset ve medyanin iç içe oldugu yerlerde de her zaman için istenilen neticeye varmak imkani olmayabilir, aydinlatilmamis olmasindan dolayi…Çünkü, eger medya, siyaseti baski altina alabiliyorsa veya siyaset medyayi baski altina alabiliyorsa, sistemin iki büyük kurumunun fonksiyonlari kaybolmustur.
·         Bir Mecelle kaidesi var ve söyle diyor: “Defi mazarrat, celbi menfaatten evladir.” Yani bir mazarrati defedebiliyorsaniz, bu basli basina bir   menfaattir.
 
Baska bir menfaat saglamaktan daha iyidir o, diyor, Mecelle kaidesi… Bu 3 Kasim’da yapilacak olan seçimler, defi mazarrat seçimleridir. Celbi menfaat, iyi gelirse iyidir. Gelmezse, ne yapacaksiniz. Yani bu seçimlerin evvela istikrar çikarmasi lazim. Benim en büyük sorunum istikrardir.
·         Bir damacana suyun içine bir sise mürekkep damlatmaya gerek yoktur. Bir damla damlatin, içilmez bu. Bir tane hukuksuz hadise yapin, adam gelmiyor ondan sonra. Bizim ülkemizde hukuksuz hadise yok mu? Var. Bu hukuksuz hadiselere ses çikarabilen var mi? Yok. Iste Türkiye, korkular ülkesi olmaktan çiktigi gün, haksizliklara karsi, senin içine sinse de, sinmese de, “Bu ne biçim is?” denebildigi takdirde, o zaman diyecek ki adam, “Burasi güven ülkesi. Buranin insanina d güvenilir, her seyine de güvenilir.”
·         Temsilde adalet yok. Temsilde adalet olmadigi zaman, diyelim ki Türkiye’nin 40 milyon seçmeni var, 10 milyon insan iktidar oluyor. 30 milyon insan yok temsilde…Ama hukukiligi tartisilamaz. Sadece siyasi bir olaydir bu, onu söylüyorum. Bugünkü sikintilarin bir kismi, sayet birtakim elestiriler varsa, siyaset islemiyor, iste muhalefet yok, medya görevini yapamiyor, meslek kuruluslari görevini yapamiyor diye birtakim sikayetler varsa, bu, temsilde adaletin bozuk olmasindandir.
·         Dünya degisti. 1989 Sovyetler Birligi’nin dagilmasindan sonra, ondan evvel, 1980’lerin basinda dünya çok degisti. Söyle degisti: Devletin fonksiyonu degisti. Devletin fonksiyonunu degistiren olay, tabii ki demokrasinin temel prensiplerini degistirmiyor. Bireyin fonksiyonu ile devletin fonksiyonu; bireyin görevleri ile yetkileri ve bireyin haklari ile ilgili bir yeni düzen ortaya çikmistir. Devletin degisen fonksiyonu daha iyi anlasilmali. Devletin fonksiyonu degismistir. Devlet ekonomisinin içinden çikmali, finansin içinden çikmali. Devlet, ana hizmetleri yapmali; savunma gibi, yargi dagitimi gibi, egitim ve saglik gibi, ondan sonra sosyal güvenlik gibi ve çevre gibi, ana hizmetleri yapmali.
·         Iktidar el degistiricidir, iktidar cazip bir seydir, iktidari ele geçiren birakmak istemeyecektir. Ve zamanin geldiginin farkina varamayabilecektir. Veya degisim zamani geldigi vakit, yer,ne isinmis olacaktir. Ve onun çesitli yollarinin kavgasini verecektir. Böyle ülkede bir yere varilmaz. Ne zaman ki herkes, zamanin geldigini, halkin hür iradesiyle ve halkin, adil yapilan seçimlerle, dürüst yapilan seçimlerle geldigi yere gitmesini ya da kalmasini, o iradeye bagli yapabilmisse, o ülke sorunlarini çözer.
·         Bir devlet ve demokrasi devrimi sarttir. Bunun dört sartini söyleyecegim.
-Bir tanesi cumhurbaskanini halk seçecektir.
-Ikincisi, dar bölgeye gideceksiniz. Halk kimi seçtigini bilecek ve halkin burnu kanadigi zaman onun yakasina yapisacak.
 
-Millet Meclisi’nin seçime gitmesi kararini Cumhurbaskani’na vereceksiniz. Veyahut Basbakan’a verin. Ama grubuna falan danismadan yapabilsin bu isi.
-Partiler, halkin önüne genel merkezlerin listesini degil, halkin listesini çikaracak. Genel merkezlerin muayyen bir kontenjan hakki olacak, çünkü devlet idare edecek netice itibariyle. Ama halkin listesini çikaracak ve sakir sakir ön seçime gideceksiniz. Halk kimi koymussa, siralarini degistirmeden aynen kabul edeceksiniz.
Türkiye’de seçimin bir zaafi var. %10 barajlar, seçimde temsil adaletini zedeliyor. Seçim iki sey yapmaliydi; bunlardan birisi istikrar çikarmaliydi, birisi de temsilde adalet olmaliydi. Simdi bakin, 41 bin oyun 10 milyon 600 bin’i iktidar partisi tarafindan alinmistir ve %26’ya tekabül eder. 4 kisiden bir kisinin oyu demektir bu. 4 kisiden 3 kisi oy vermemisse, bu benim hükûmetim degil, acaba ne kadar yapar, ne olur gibi bir düsünce insanlarin kafasinda mevcut. Hükûmet bir tane olur. Senin hükûmetin, benim hükûmetim olmaz… Ama 4 kisiden 3 kisi böyle diyorsa, isiniz zordur.
·         Bizim sistemimizdeki en önemli eksikliklerden bir tanesi, yapanin yanina kar kalmasidir. Yani ceza müessesesinin islemesindeki agirliktir. Mahkemelerin geç bitmesi, arkasindan affin yetisip, verilen cezayi da tesirsiz hale getirmesidir. Böylece ibret-i müessire olmuyor, islah-i nefis olmuyor, ikisi de olmuyor.
·         Simdi bakiniz…Türkiye’de sag ve sol bölünmüstür. Sag ve solu bölen 1981’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Adalet Partisi’nin kapatilmis  olmasidir. Kapatildiktan sonra 1983’te seçimlere sokulmayislaridir. Bu partilerin devami sayilan partilerin seçimlere sokulmayislaridir. Devlet, kendi eli ile siyaseti parçalamistir. Halk bunu düzeltmek mecburiyetindedir. Halk bunu düzeltecektir. Nasil düzeltecektir? Bugünkü iktidara bir alternatif çikaracaktir. Bu, zaten, iktidarin da islemesini kolaylastirir. Eger iktidar, nasil olsa alternatifim yok seklinde giderse, çok keyfi gider, hata da yapar ve hassasiyetini de korumaz. Bir gün gelir bunlar bana hesap sorarlar kaygisi içinde olmalidir iktidar. Onun için muhalefeti çok önemserim. Bir muhalefet çikaracaktir.
·         20. yüzyilda, bütün imparatorluklar tasfiye olmustur. Ayrica, yüzyilin sonuna dogru, rejimleri belirginlestiren ideolojik tartismalar da son bulmustur. Çagdas devletten ilk beklenen, “yönetebilirlik”tir. Iç güvenlik, iç baris, adaletin tevzii, temel hak ve hürriyetlerin korunmasi, bunun ölçüsüdür.
·         Hiçbir toplum, kamu düzeninin tahrip edilmesine razi olmaz. Bu, iyi bir anayasa, iyi bir siyasi sistem demek oldugu kadar, geleneklere sahip, iyi yetismis, birikimli, deneyimli, kadrolarla cihazlanmis, ahenk içinde çalisan kurumlar demektir. Anayasa; isleyen devletin, isleyen rejimin, isleyen ekonominin sadece bir aracidir. Çagdas bir devletin, çagdas anayasasi, çagdas yasalari ve çagdas kadrolari olacaktir. Bütün bunlarin yaninda, çagdas bir topluma olan ihtiyaç, hiçbir sekilde göz ardi edilemez. Demek istiyorum ki,   ne
 
kadar çagdas kurallar, kavramlar ve kurumlara sahip olsaniz da, toplumun onlari kabullenmesi, özümsenmesi, onlara sahip çikmasi, bir zarurettir.
·         Toplumun gelismisligini, demokratik hak ve sorumluluklara hassasiyetini, demokratik kültüre sahipligini “daha iyi bir yönetim” için sart görüyorum.
Temel hak ve hürriyetler ile, kamu düzeni arasindaki denge, yönetebilirligin önemli sartidir. Devlet, topluma ve vatandasa hizmet için vardir.Tüm devlet organlarinin ortak amaci, halkin huzur ve güvenligini saglamak, refahini artirmak, bütün bunlari hürriyet içinde yapmaktir.
·         Her ülkede aranan; dirlik, düzenlik, huzur, sükun, birliktelik ve ahenktir. Evvela budur.
Sonra;
-Refahtir,
-Kalkinmadir,
-Yücelmedir,
-Zenginlesmedir.
Birinci sart yerine gelmedikçe, ikincisi mümkün degildir.
Yani, bir ülke; istikrar içerisinde yönetilmedikçe, diger hedeflerini saglayamaz. Tabii ki aranan, demokratik istikrardir.
·         Siyaset, halkla devlet arasindaki bag demektir. Halkin; siyaset, siyasetçi ve siyasetin kurumlarina olan güveni ne kadar yüksek ise, siyaset o kadar iyi isler. Siyaset islemezse, demokratik devlet islemez. Halk siyasete ne kadar ilgi duyuyorsa ve bu ilgi yönetime ne kadar iyi intikal edebiliyorsa, ülke idaresi o kadar basarili olacaktir.
·         Anayasanin, devletin kurulusuyla ilgili bölümünü ele alirken, öncelikle siyasi yapi üzerinde durulmasinda yarar bulunmaktadir. Bu noktada temel mesele, kuvvetler ayriligina islerlik kazandirilmasidir. Yasama organi, etkili denetim gücüne kavusturulmalidir.
Demokratik denetimin daha etkili bir hale getirilmesi ve yasama faaliyetinin daha titiz bir incelemeye tabi tutulabilmesi için anayasal deyimimiz çerçevesinde, 20 yillik uygulamasi olan Senato, yeniden ihdas edilmelidir. Partilerin mali kaynaklari ve siyaseti finansmani saydamlastirilmalidir. Devlet yönetimi menfaat, nema dagitan bir yer olmaktan çikartilmalidir. Bunu saglamanin yolu, devletin ekonomik ve ticari faaliyetin içinden tümüyle çikmasinda geçmektedir.
·         Darbeler, hangi ülkede yapilirsa yapilsin, hangi sebebe dayanirsa dayansin, siyasi ve idari kadrolari genis ölçüde tahrip etmekte, ülkeyi deneyim ve  bilgiden bir ölçüde mahrum birakmaktadir. Seçilmis parlamento ve onun güvenoyuna dayanan hükûmetler, darbenin hedefi ise bu, demokratik kurumlarin, halk   nezdinde   itibarini   asindirmakta   ve bunlarin     gücünü
 
azaltmaktadir. Halkin, devlete, rejime, siyasete, siyasetçiye olan güveni azalmaktadir. Ayrica, siyasete giren silahli kuvvetler, en kisa zamanda kislalarina dönmezse, bir ülkenin en önemli kurumu, ani silahli gücü yipranmakta ve kendi içinde bölünebilmektedir.
·         Evet, Islam dünyasi vardir, 1,5 miyar insan vardir bu dünyada. Ama bu dünya, b,r heterojen dünyadir. Ayrica bu dünyanin baska dünyalara düsmanligindan söz edilemez. Yani Hiristiyan dünyasina düsman oldugundan söz edilemez. Hiristiyan dünyasi da zaten heterojendir.
Nitekim büyük savaslar, aslinda Islam dünyasiyla Hiristiyan dünyasi arasinda degil, Hiristiyan olan memleketler arasinda olagelmistir. Büyük I. Dünya Savasi da, II. Dünya Savasi da o’dur. Yani mesele, Müslüman- Hiristiyan meselesi degil. Meseleyi o hale getirmek, bence çok yanlistir.
Din meselesi, kolay bir mesele degildir. Bilhassa bir Müslüman ülkede, bir laik devlete geçme hadisesi, fevkalade önemli bir hadisedir. Çünkü Islam, dünyayi da, ahireti de tanzim etmistir. Eger siz, bunun dünya kismini ben yapacagim, ahireti kismini sana birakacagim derseniz, burada çok ince çizgiler vardir.
Simdi, Pakistan’dan Fas’a kadar olan alanda 22 tane devlet var. Bu devletlerin nüfusunun büyük kismi Müslüman. Ve bunlarin gayri safi milli hasilalari gelirlerinin toplami, asagi yukari 800 milyar dolar. Bu, 44 milyon nüfuslu Ispanya’ninki kadar. Yani, 300 milyon nüfuslu bu Müslüman ülkelerin hepsinin gelir seviyesi 800 milyar dolar ve burada cahillik, yoksulluk, issizlik gibi önemli problemler var. Bu problemler devam ettigi sürece de, dünyanin bu terörden kurtulmasi mümkün degil.
AB ILE ILISKILER
·         1856 Paris Kongresi’nde Osmanli Devleti ilk defa Avrupa ülkesi sayilir. Avrupa devletler sisteminin içinde Osmanli Devleti var 1856’da. O tarihten itibaren Türkiye Avrupa’da. Hatta o tarihten biraz da evvel, aslinda 1800’lü yillarin basindan itibaren Türkiye, Avrupa’ya çok ilgi duyuyor.
Aslina bakarsaniz, Osmanli donanmasinin Çesme önünde yakilmasindan itibaren Türkiye, “Bize ne oluyor?” diyor. Çünkü Osmanli’nin akil adamlari bakiyor ki, biz Avrupa’nin gerisinde kalmisiz; teknolojide gerisinde kalmisiz, bir çok seylerde gerisinde kalmisiz; bundan sonra 500 sene oturdugumuz Avrupa’yi kademe kademe terk edip, 1913’de Midye-Enez Hatti’na gelecegiz. Yani 1800’lü yillardan itibaren Türkiye’nin Avrupa’ya olan ilgisi artiyor.
1868’de, bir Osmanli büyükelçisi var Paris’te. Büyük bir sergi yapiliyor. Eyfel Kulesi’nin yapildigi zaman… Bu Osmanli büyükelçisi bir rapor yaziyor ve diyor ki, “Bu sergide gördügünüz her sey, serginin kapisindaki heykelden geliyor.” Serginin kapisindaki heykel, bir hürriyet heykeli. “Eger bu varsa, bu heykelin temsil ettigi kavram varsa, bunlar olabilir.” diyor 1868’de. Zaten ilk Kanuni Esasi’nin tarihi de 1876’dir.
·         Rahmetli Celal Bayar, Yassiada Mahkemeleri sonrasinda bir gün benim de dahil bulundugum bir gruba, o dönemle ilgili anilarini anlatti. Yassiada’dan giderken 20 idam mahkumunun bulundugu, kendisi de dahil, ellerinin kelepçeli oldugu o idam botunda, “Fatih Bey, arkadaslara Avrupa Ortak Pazari hakkindaki düsüncelerini söyle.” demistir. Yani ölmeye gidiyor.
Bunu sunun için söylüyorum; Büyük Atatürk’ten sonra gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruculari ve yöneticilerinin hepsi, bu “Avrupa Fikri”ne bagli kalmislardir.
·         AB fikri, bir cografya fikri degildir. Bir degerler fikridir, degerler manzumesidir ve isterseniz buna “Avrupa Degerler Manzumesi” demeyelim, “Uygarligin degerleridir” diyelim. Bu nedir? Bu hürriyettir, adalettir, esitliktir, kardesliktir, beraberliktir, birliktir, zenginliktir, refahtir, baristir. Iste budur Avrupa fikri. Bunu saymak kafi degil. Buna inanmak, bunu hazmetmek ve bunu meydana getirmek lazimdir ve ondan sonraki yillar zarfinda da Avrupa fikrine Türkiye Cumhuriyetleri’nin bütün hükûmetleri bagli kalmistir.
“Evet, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarini siz Avrupa kanunlarindan aldiniz ama, aradan bu kadar zaman geçti. Bu geçen zaman içerisinde çok sey degisti. Yeni kanunlar manzumesi çikti.” “Acquis” dedikleri müktesebat. “Sunlari bir alin.” diyor.
Benim kanaatimce, Türkiye hiçbir sey yapmasa, Avrupa’dan hiçbir sey almasa, bu “Acquis” denilen kanunlar mecmuasini alsa, bence modernlige büyük adim atmis olur. Adam diyor ki, “Iki sene içerisinde verilmeyen karar, insan haklarina aykiridir.” Bizim yarginin basinda olanlar, “Alti senede bir karar veriyoruz.” diyor. Artik bunun adaletlik yeri kalmiyor. Gelin, bunlari düzeltin, gelin, bu Türkiye’yi idare edin. Halkiniz daha iyi idareye namzettir, layiktir. Hâkimiyet, kayitsiz sartsiz milletin olacaktir. Bu devlet, bir anayasa devleti olacaktir; milletin hür iradesiyle gerçeklesen seçimlerle bir parlamento tesekkül edecektir. Bu, parlamentonun güvenoyuna dayanan bir hükûmet olacaktir. Ve yerel idareler, yerel halk tarafindan seçilecektir. Yargi bagimsiz olacaktir. Yasama bagimsiz olacaktir. Yürütme bagimsiz olacaktir. Üç kuvvet olacaktir… Ve devletin kurumlari  olacaktir. Bu kurumlar da, Avrupaî kurumlar olacaktir. Din ile devlet ayrilmis olacaktir. Ve yalniz, devletin çerçeve olarak kurulusu degil, bir de halkin yasam tarzi da çagdas olacaktir.
Türkiye, kendi durumunu, kendi kalkinmasini, kendi hayat tarzini, kendi yasamini, kendi düsünce tarzini Avrupa’ya uydurabildigi takdirde, zaten Avrupa’nin yapacagi is, bizi sadece kaydetmekten ibarettir. Onun için söylüyorum, biz Avrupa’nin içine girdigimiz zaman, Avrupali olacak degiliz. Avrupali oldugumuz zaman, Avrupa’nin içine girecegiz. Gelin, Avrupali olmaya çalisalim. Avrupali olmak çok önemli bir olay.
 
·         1950’de nüfusunun %78’si tarimla ugrasan bir Türkiye, bunu %35’e indirmis…Ancak, 21 milyon nüfus ise, çikmis 70 milyona.. 70 milyon nüfusun  da %35’i çiftçi… Çiftçi, nâzik bir tâbirdir… Köylü, bir “sosyal olay”dir. Çiftçi ise, ticarî olaydir. Keske, bir oraya varabilsek…Bunun için Avrupa olayina Türkiye sahip çikiyor. Bunlari kazanmak için sahip çikiyor.
·         Iktidarin egemenligimizden bu kadar taviz vermesi dogru mu? Simdi yeni bir dünya tesekkül ediyor, AB’nin etrafinda. Herkes egemenliginden de, ulus devlet seklinden de bir seyler veriyor. Zaten bugün, BM’nin üyesi iseniz, NATO’nun üyesi iseniz, Avrupa Konseyi’nin üyesi iseniz, birçok seyi vermissiniz demektir. Yani hükümranliginizdan birçok seyi birakmissiniz demektir. Bugün, “bagimsizlik” kavrami degismistir. Bagimsizlik kavraminin yerini, karsilikli dayanisma almistir. Yalniz siz veriyor degilsiniz. Onun içine giren herkes veriyor. Alman veriyorsa, Ingiliz veriyorsa, Fransiz veriyorsa ben de verecegim. Onlar vermiyor da ben veriyorsam, o olmaz; o kapitülasyon olur. Dikkat edilecek sey odur. Baskasi ne kadar veriyorsa, ben de o kadar verecegim, aksi halde “Burada isin ne?” derler adama!
·         Avrupa’da düsünceler degisti. Acaba cografya Avrupa’si mi olmali Avrupa? Yani Avrupa sinirlari dahilinde bulunan devletler mi olmali, yoksa Avrupa Birligi bir Hiristiyan Kulübü mü olmali, yoksa bir degerler Avrupa’si mi olmali? Yani Avrupa’yi ,Avrupa yapan degerler, demokrasi gibi, insan haklari gibi yüksek degerlerin Avrupa’si mi olmali? O takdirde, cografya söz konusu olmayacaktir.
·         Avrupa Birligi, simdi 25 üyeli Avrupa Birligi oldu. 25 üyeli Avrupa Birligi sancili… Ama ben yine bunlari ihtiyaten söylüyorum; Avrupa Birligi bu sancilarini falan giderecektir. Büyük ülkedir. Mutlaka kendilerini yönetmek yolunu bulacaktir. Yalniz Avrupa’da en düsük adam basina milli gelir 3 bin dolar, en yüksek 35 bin dolar. Yani 10 misli fark var arada. 3 bin dolar adam basina milli geliri olan üye ülkenin, 35 bin dolari yakalayabilmesi için 56 sene lazim. Yani Avrupa da, homojen bir Avrupa degil. Ve her Avrupa’ya giren ertesi gün zengin falan degil. Yani zaman alacak bir sey. Ama Avrupa, sadece zenginlik meselesi degil, Avrupa bir yasam tarzi.
·         Türkiye, kendi sorunlarina çareyi disarilarda aramamalidir, kendi sorunlarina çareyi burada aramalidir. Tabii ki, kendi sorunlarina çare ararken, baskalarindan yararlanmak, isbirlikleri kurmak, karsilikli menfaatlere dayali dayanismalar içerisinde olmak ve dünyanin genel gidisatindan önümüze gelebilecek firsatlari  iyi kullanmak durumundadir.
·         Bu “AB Olayi” nedir? AB Olayi, bir çagdaslik projesidir, bir uygarlik projesidir, bir baris projesidir. Bir ekonomik proje degildir, bir siyasi projedir. Ekonomik proje vasfi, siyasi proje vasfindan daha sonra gelir. Bir siyasi projedir, bir baris projesidir; hürriyet, demokrasi, adalet ve beraberlik projesidir.
II. Dünya Savasi sonrasinda, Avrupa’yi gören var mi içinizde? Varsa Avrupa’nin nasil bir enkaz yigini haline getirildigini bilecektir. Aslinda AB’nin bir “Baris Projesi”   olmasi, Avrupa’nin   yeniden   bir   enkaz haline   hiçbir     sekilde
 
getirilmemesi amaciyladir. “Avrupa’da artik kavga olmamali” fikri, evvela, 1946’da Zürih Üniversitesi’nde konusan Churchill’den geliyor. Churchill, 1945’te yapilan seçimde baskan olma umudunu kaybettikten sonra, Avrupa ve  dünyada çesitli sehirlerde konusmalar yapiyordu. Zürih Üniversitesi’nde yaptigi konusma sudur:
“Biz Avrupa Birlesik Devletleri’ni yaratmak mecburiyetindeyiz. Niçin bu kitanin halklarina daha genis bir vatandaslik verecek olan bir topluluk mevcut olmasin, bir Avrupa Toplulugu mevcut olmasin! Buna riza gösterenleri ve muktedir olanlari bir araya getirmeliyiz.”
 
Ayni vurguyu 45 sene sonraki 1992 Kopenhag Kriterlerinde de bulacaksiniz: “Riza gösterecek, muktedir olacak.”
Savasi önlemenin yollarindan bir tanesi, sinirlari anlamsiz hale getirmektir.  Yani sinirlar anlamsiz hale gelirse, o zaman sinir kavgasi olmaz, pazar kavgasi olmaz.
Avrupa’da akil ve büyük adamlar var. Bunlarin düsündügü sey, mallarin, hizmetlerin, sermayenin ve insanlarin serbest dolasmasi…Eger bu dört unsur serbest dolasirsa, sinirlar da önemini kaybeder ve kavga sebebi olmaktan çikar. Dahiyane bir fikir bu…
·(Türkiye’nin adayligi konusunda) iki yaklasim var. Bu yaklasimlardan  birinin basini Giscard d’Estaing çekiyor, üzüntüyle söyleyeyim ki… Giscard d’Estaing bugün Konvansiyon’un da basidir. Diyor ki:”AB, bir Hiristiyan Kulübüdür.” Zaten ona göre demokrasi denilen olay, Hiristiyanligin tekâmülüdür. Halbuki ikinci görüs, bu söyledigim görüs, Lüksemburg’a hâkim olmustur. 1997’de. Ikinci görüsse, “Avrupa ve Avrupalilik bir cografya, din, irk meselesi degildir; bir insanlik degerleri meselesidir. ‘Values degerler…’ Bu degerleri benimseyen, özümseyen herkes Avrupali olacaktir.”
·  Üç çesit Avrupa ülkesi var: Bunlardan bir tanesi, Avrupa Birligi’nin çekirdek ülkesinin yegenleri; bunlar Orta Avrupa ülkeleridir. Bir de kuzenleri var; bunlar da Dogu Avrupa ülkeleridir. Türkiye, burada nerede? Newsweek mecmuasinin bundan bir süre önce yazdigi bir yazida yaptigi bir benzetmede, “orphan” diyor, yani yetim; Türkiye yetim burada. Yalniz bu yetim, bu Avrupa olayinin, Avrupa olayi tesekkül etmeye daha baslarken, eteginden yapismis.
Onun için “Türkiye Avrupali mi, degil mi?” diye bakildigi zaman, cografya bakimindan Türkiye’nin büyük bir kismi Avrupa’da degil, ama Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Türkiye, zaten bugün Avrupa ülkesi degil; Türkiye, Osmanli Devleti varken de bir Avrupa devletiydi. Osmanli Devleti’nin Balkanlar’daki ve Orta Avrupa’daki nüfuzu ve sahasi, Anadolu’daki sahasindan daha fazladir. 1913’e kadar, yani Balkan Savasi’yla Balkanlar’i terk edip gelinceye kadar, Türkiye bir Avrupa devletidir. Bugün de hâlâ Türkiye’nin Avrupa’da çok büyük etkisi ve nüfuzu vardir.
 
·         Siyaset bitmez, siyasette son yoktur; diplomasi de öyle ve siyasetçi yorulmamalidir. Olmadi mi; pesinden bir daha gitmelidir. Yalniz, siyasetçi, eger basi dik degilse, itibar görmez. Yani “Arkadas, eger beni bu Avrupa Birligi’ne almazsaniz, ben ölürüm.” derse, itibar görmez. “Bu adam nasil olsa ölmeyecegine göre, daha çok bundan koparacagimiz sey var.” Derler. Kolay kolay ölünür mü?
·  Bunlarin hepsi Hiristiyan; eger bir Müslüman ülkeyi içlerine almazlarsa, halki Müslüman olan bir ülkeyi içlerine almazlarsa, o zaman Insan Haklari Beyannamesi’ne aykiri hareket ederler. Hani “Bunlar kiliseyle siyaseti 200 sene evvel ayirdilar.” Diyorduk ya, demek ayirmamislar, o çikar. Nihayet, geçen sene bu 10 ülkeyi içine alirken, bu kararlari, bu deklarasyonlari çikaran adamlarin bir tek sayfalik bir dokümanlari var: “One Europe” ”Tek Avrupa.” Diyor ki, “Bu 28 devlet –Türkiye bunun içine dahil- Avrupa’yi teskil eder, Birlesmis Avrupa yahut Avrupa Birligi’ni teskil eder.” Bütün bunlardan sonra, dönüp bize “Ben sizi almiyorum.” Diyebilir mi? “27 devletten mütesekkil bir devletler toplulugu”, diyebilir mi? Derse, intihar eder, açik söylüyorum.
Bütün mesele, Türkiye’nin kendisini iyi savunmasidir, iyi anlatmasidir. Yalniz, %3 nüfus artisiyla bunu yapamayiz. Eger Türkiye, 12 milyondan 70 milyona degil de, 12 milyondan 40 milyona çiksaydi, bugün gelir seviyesi 10 bin dolardi. 375 milyonluk Avrupa, 300 milyona inmeye çalisiyor. 86 milyon Almanya 72 milyona inmeye çalisiyor.
·   Bana diyor ki Avrupali dostlarimiz, “Avrupa halki Türkiye’yi tanimiyor” Ben de diyorum ki, “375 milyon Avrupali var, 375 milyon Avrupali’ya gelip, biz suyuz, biz buyuz diye anlatmamiz mümkün mü?” Degil.
“Avrupa’nin kalbini kazanin.” Diyorlar. Nasil kazanalim? Bizim gayretlerimiz yetmez. Biz gayret sarf ediyoruz, edecegiz de… Avrupa’daki hükûmetlerin ve siyasetçilerin, aynen Chirac’in son yaptigi gibi, Brüksel’e gitmeden yaptigi gibi, halkinin önüne çikip demesi lazim ki, “Türkiye, bizim kurmak istedigimiz Avrupa barisi için, Avrupa uygarligi için, Avrupa’daki beraberlik için Türkiye bize kaçinilmaz sekilde lazimdir. Yani Türkiye, Avrupa’nin ayrilmaz bir parçasidir.” Halkina demesi lazim ki, “Türkiye’siz bir Avrupa’yi düsünmek yanlistir.” Buna Avrupa’nin da menfaati vardir, Fransa’nin da vardir, Hollanda’nin da vardir, Belçika’nin da vardir, herkesin çikip bunu söylemesi lazim.
·         Fikra söyle diyor: Imtihan var ,sinav var, Avrupa birligi’ne girmek isteyenler sinava tabi tutuluyor. Bulgaristan sinava giriyor, ona soruyorlar, “Atom bombasi ne zaman atildi?” “1945’te” diyor, “Tamam geç.”diyor. Ikincisi Romanya, Romanya geliyor, soruyorlar, “Atom bombasi nereye atildi?” diyorlar, “Japonya’ya.”diyor, “Sen de geçtin.” diyorlar. Türkiye’ye gelince, “Atom bombasi atildiktan sonra ölenlerin adlarini, soyadlarini, dogum yerleri ve mesleklerini söyleyin.” diyorlar.
·         Müzakereye oturan taraflarin birisi kazanan, birisi kaybeden degil; birisi yenen, birisi yenilen degil. Müzakereye oturan taraflar, karsilikli menfaatlerin gereg bir
 
uzlasmayi, bir neticeyi, ama devamliligi olabilecek bir neticeyi saglamaya çalisiyorlar. Demek istiyorum ki, müzakereye oturduysaniz, bunun hedefi, basariya ulastirmak olmalidir. Yalniz, Türkiye’nin Avrupa Birligi’yle olan müzakeresini, yani yapacagi müzakereleri basariya ulastirmak, sadece Türkiye’nin görevi degildir. Ayni zamanda Avrupa Birligi’nin de görevidir. Binaenaleyh bunlarin, yani masaya oturan taraflarin oyalama için masaya oturdugunu, “Hele biraz zaman geçsin, sonra ne olur, biz bunlari bir yerde masanin basinda birakiriz.” gibi bir niyetle bir tarafin olabilecegini, öbür tarafin da “Ne yapalim, bunlar bizi almazlarsa almazlar, biz de Iran’la, Suriye’yle  beraber oluruz.” demesini gayri ciddi sayarim. Masaya bunu basariya ulastirmak için oturursunuz ve söyledigim gibi, masaya oturanlarin önemli görevi de budur.
·       Avrupa Birligi’ni bugün yönetenler, yarin yönetecek olanlar, dünkü yöneticileri iyi dinleme durumundadirlar. Bu Avrupa Birligi’nin kurucularinin hedefini iyi bilmek mecburiyetindedirler, bir Jean Monnet’nin ne dedigini iyi bilmek mecburiyetindedirler. Jean Monnet diyor ki, “Bu bir Pazar projesi degildir, bu bir Avrupa halklarini bir araya getirme projesidir.” Avrupa halklarini nasil bir araya getirebilirsiniz; Sarlman’in getirdigi gibi getirebilirsiniz, Roma’nin getirdigi gibi getirebilirsiniz, bu yumruktur; yahut Hitler’in getirmek istedigi gibi getirirsiniz veya Napolyon’un istedigi gibi getirirsiniz, bu da yumruktur. Avrupa Birligi, Avrupa halklarini kendi rizalariyla bir araya getirmek ve bu rizanin üzerine kurulu kendi kendilerini ileri götürme hareketini kendilerine yaptirmak… bu muhtesem bir fikir, bu muhtesem bir olay… Iste buna büyük devlet adami Ismet Inönü, “Insan dehasinin en büyük eseri” diyecektir.
·       Diplomasi denilen olay, bir büyük olaydir ve diplomaside “Bitti” yoktur. Her sey bittigi yerde baslar. Binaenaleyh öyle bir olayla karsi karsiyasiniz ki simdi, diplomasinin bütün imkanlarindan, inceliklerinden, zenginliginden, gücünden yararlanacaksiniz. Öyleyse benim halkimdan istedigim sey, zaman zaman hepimizi heyecanlandiran birtakim meselelerle karsi karsiya kalacagiz. Olabilecek ki bu müzakereler bir yerde kopacak, “Koptu, cani cehenneme biz de yokuz öyleyse.” Yok, sabirla devam edeceksiniz.
·         Simdi, burada bir sey vaz edelim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hiçbir ülkenin gücü ve kudretiyle ayakta durmamaktadir. Neyle ayakta durmaktadir? Kuvvayi Milliye ruhundan aldigi güçle, kendi milletinden aldigi güçle…Iste yine söylüyorum; Avrupa Birligi’ne girelim. Ben onun karsisinda degilim. Ben, 40 senedir bunu savunuyorum. Ama yine burada da yapamayacagimiz seyleri, Avrupa Birligi bizden istememeli.
·         Avrupa Birligi’nin 25 tane üyesi oldu. Romanya’yla Bulgaristan’la beraber 27 olacak. Bunlarin 10 tanesini yeni aldi. Türkiye, demokrasi bakimindan, ekonomi bakimindan, kalkinmislik bakimindan, her bakimdan AB’nin yeni aldigi 10 ülkenin hiçbirisinden geride degil. “Durun bakalim, daha sizin vaktiniz var.” diyorlar. Ben 50 senedir Avrupa‘nin degerlerini savunuyorum, Avrupa’yla beraberim ve bütün Soguk Savas sirasinda, bugün içine aldigin ülkelerin hepsi senin karsinda idi, ben ise yaninda…
 
Bir sey daha söylüyor, diyor ki, “Tamam, bu reformlari iyi yapiyorsunuz da, fakat biz bunun uygulamasina bakiyoruz.” diyor. Baska ülkelere tarih verirken uygulamalara baktin mi? Uygulama dediginiz hâdise, eger istemiyorsaniz, iyi niyetiniz yoksa, bin dereden su getirirsiniz.
AMERIKA, IRAK VE ORTADOGU
·         Türkiye ve Amerika özgür dünyanin iki ülkesi; ortak insani degerleri paylasan iki degerli ortaktir. Birlesmis Milletler, Avrupa Güvenlik ve Isbirligi Teskilati,  Bati Avrupa Birligi kurucu üyeleridir. Türkiye ve Amerika, NATO müttefikidirler. Uyusturucuya, terörizme, kökten dincilige, irk ayrimciligina, fakirlige karsi mücadelede ve karmasik uluslar arasi meselelerde birlikte hareket etmislerdir. Her iki ülke de Türk-Amerikan münasebetlerinin kendilerine sagladigi faydanin idraki içerisindedirler. Iki ülke arasindaki bu ortaklik, ABD’deki herhangi bir çikar grubunun lobi faaliyetlerine bagli olmaksizin gelisen tek örnektir. Diger etnik gruplarla karsilastirildiginda Amerikan vatandasi olan Türkler, etkisi sinirli olan, oldukça küçük bir topluluktur. Bu ittifaki destekleyen büyük ekonomik çikarlar da söz konusu degildir. Bu ortakligi, daha çok iki ülke arasinda amaç birligi oldugunu kavrayan Türk ve Amerikan toplumlarinin basarili liderlerinin bilgeligine ve stratejik öngörüsüne borçluyuz.
Türkiye ile Amerika Birlesik Devletleri arasindaki ortaklik, sadece askeri ve güvenlik çerçevesinde kalmamistir. Esit önemdeki baska bir bag “iki ülkenin de Bati Kulübü’ne ait olma ruhudur.” Bu ruh; bazi ortak degerleri içine alir ki, bunlar; demokrasi, insan haklari ve özgürlükler, kanun hakimiyeti, pazar ekonomisi ve laikliktir. Bunlar, aslinda Atlantik’in iki kiyisi arasinda saglam bir köprü kuran temel esaslardir.
·         Amerika’nin büyük sikintisi bugün terördür. Tabii, söyle büyük sikintisi terördür; bilhassa Ikiz Kuleler meselesi ve Pentagon’un tecavüze ugramasinin, sonra bunlari yapanlarin, bilhassa Usame Bin Ladin’in bulunup cezalandirilamamasi, Afgan sinirinda baslanmis hareketin bugün hala sona erdirilememis olmasi –NATO’ya ragmen-, Irak’ta kitle imha silahlarinin bulunamamis olmasi ve Irak’a açilmis savasin isgalle neticelenmesine ragmen, iç gerilla savasina dönüss olmasindan dolayi meydana gelen durum, dünyanin kafasini kurcalamistir. Ve hem dünya, Amerika gibi bir devin bir seneyi asan bir süre içerisinde vaad ettigsekilde Irak’ta bir demokrasi kurma gibi ve Irak’ta sulhü, sükunu, barisi tesis etme gibi ve Irak halkini zenginlestirme gibi iddialarindan hemen hemen vazgeçerek, bunlari Birlesmis Milletler’e devredip isin içinden çikmayi yeglemesi, sündürücüdür.
·         Amerika, Irak’a özgürlük ve demokrasi getirdi mi? Amerika Irak’a kan getirdi, kavga getirdi ve fitne getirdi, hepsi bu.
Simdi Birlesik Amerika Devletleri buraya geldi. “Liberator” olarak geldi. Burayi kurtaracakti. Kurtaracakti da ne oldu? “Occupation” oldu. Yani isgalci oldu.
 
Kendisi de kullanmaya basladi isgalci tabirini. Ne zaman sen kendini isgalci sayarsan, o bölgenin insanindan da reaksiyon göreceksin. Isin içerisinden çikamadi açikça söyleyeyim. Ve, daha dogrusu bu savasi yapti, savasi çabuk yapti ama savastan sonra yapacagi is hakkinda, anlasilan elinde kafi plan yoktu. “Efendim, koskoca ülke bu.” Koskoca ülke, ama iste ortaya koydugu is de belli.
Birlesik Amerika Devletleri, eger buradan basarisiz çikarsa, yani baslangiçta dünyaya ilan ettigi hedeflere varilmadan buradan çikarsa, sadece senelerce sürecek bir itilafa meydan açacagindan ibaret degildir hadise…
Artik hiçbir toplumun ve devletin siyasi, ekonomik, insan haklari gibi standartlarinin kendisine göre olmayacaktir. Artik hiçbir devlet, “Ben istedigimi yaparim, kendi sorunlarimi istedigim yollarla çözerim, bu kimseyi  ilgilendirmez.” diyemeyecektir. Gelinen nokta, ulusal güvenligin kolektif güvenlik anlasmalari çerçevesinde saglanmasi yönündedir.
Uluslararasi toplumun, yasanan anlasmazliklara müdahale etme sorumlulugunun artik kabul gördügünü ve bunun uluslar arasi toplumun bir kazanimi oldugunu belirtmek istiyorum. Bununla birlikte, bu kazanimin –bazi fikir adamlari tarafindan iddia edildigi gibi- otomatik müdahale hakkina dogru bir gidise neden olmasi, çözmek istediginden çok daha yeni problemler yaratacagina inaniyorum.
Bahsettigim bu uluslar arasi müdahalelere kuskusuz birçok ülke katilmistir.  Ama bu müdahaleler, Amerika Birlesik Devletleri’nin politik ve askeri  liderliginde yapilmistir. Niçin? Ana neden, ABD’nin dünyadaki tek süper güç olmasidir. Bu durum, ABD’ye, nerede gerekli görünse müdahale hakki verir mi? Kuskusuz ki vermez. Böyle bir sey olursa, böyle bir politika kendi diyalektigini yaratacak ve karsi bir agirligin ortaya çikmasina neden olacaktir.
ABD, degisik görüslerden meydana gelen heterojen ve komplike bir yapidan olusan demokratik bir ülkedir. ABD, zalimligi ahlaka tercih ederse, kendi demokrasisini gömmek zorunda kalacaktir.
·         Irak meselesi’nden baslayacak olursak; Türkiye, sinirlarini, Lozan  Antlasmasi’yla pekistirmis. Bu, Misak-i Milli sinirlaridir. Bu sinirlar, Lozan Antlasmasi’yla dünyaca kabul edilmis. Yalniz, bunun açik kalan kismi, Musul Vilayeti’nin siniridir. Bugün bizi sikan meselenin kökünde yatan bu sinir, Irak siniridir. Eger Misak-i Milli siniri Lozan’da, Musul Vilayeti’ni de Türkiye’nin içine alacak sekilde tasdik edilmis olsaydi, bu sorun gene olurdu ama, bizi ilgilendiren kismi böyle olmazdi. Zaten, bu uluslar arasi meselelerde bir seyi sonraya birakip çözemediniz mi; bu, zaman zaman agriyan dis gibi, sizin karsiniza gelecektir.
Ve tabii ki Musul Vilayeti’nin Türkiye sinirlari disinda kalmis olmasinin, Türkiye’nin ekonomisi bakimindan da çok büyük önemi olmustur. Yalniz, bence ekonomisinden ötede, buradaki halkin önemidir.
 
Hudut, petrole göre çizilmistir. Onun için de, bizi çok rahatsiz eden bir huduttur, petrole göre çizilen bu hudut… Çünkü petrolün bulundugu bölgeler Irak içerisinde kalmis, bittigi yerde Türkiye siniri baslamistir. Ve bu hududu, Ingiliz jeologlari, mühendisleri çizmistir. 1926’da Ankara’da yapilan bir antlasmayla biz de bu hududu kabul etmek mecburiyetinde kalmisizdir. Çünkü devlette her seyi mükemmel yapmak mümkün degildir. Bazi seyler önünden kaçar gibidir. O günkü sartlarin elverdigi nispette basarili olabilirsiniz.
Bugün bu topraklari biz ne hale getirdik? Bakin, biz bu topraklari petrolümüz olmadan imar ve insa ettik. Yani sadece petrolle, sadece tabii zenginliklerle bir sey olmuyor.
·         Bu savas sirasinda, sadece NATO, Avrupa Birligi ve Arap Birligi çatlamadi. Ayni zamanda, 50 senedir süregelen, Türk-Amerikan münasebetleri de çatladi.
Türkiye, baslangiçta eger deseydi ki; “Benim bu savasla ilgim olmaz; çünkü Irak, bizim komsumuzdur. Siz yarin giderseniz, biz burada kaliriz. Bizi, Arap dünyasiyla ve bu insanlarla kötü kisi etmeyin. Onun için, sizinle dostuz; dostuz ama, dostlar birbirinden, yapamayacagseyi istememelidir. Bizim yapamayacagimiz seyi istiyorsunuz.”
 
Türkiye, eger böyle konusmus olsaydi, buna bir itiraz olmazdi. Itiraz olurdu, kirginlik olurdu, ama “Basta böyle dediler…” de olurdu.  “Olur, gelin, bunun  için Meclis’ten tezkere geçirmemiz lazim, yani Tezkere-1’i geçirelim.” Iste bu Tezkere-1 de geçince, adamlar iyice ümitlendi. Sonra sira Tezkere-2’ye gelinceye kadar da, taraflar oturup meseleyi, müzakere etti. Neyi müzakere etti? Süphesiz, Irak harekâtini…
Devlet yönetiminde bulunan siyasi gücün sahipleri ve sözcüleri, “Eger bu isin sonunda olacaksak, basinda da olmamiz lazim.” Dediler. Yani, “Basinda olmazsak, sonunda da olamayiz.” Dediler. “Müdahale sonrasi kurulacak masaya oturabilmek için isin içinde bulunmamiz gerekir” beyaninda  bulundular. Bütün bunlari, Tezkere-2’ye yazdilar. Sonra, Meclis’e gittiler, Meclis bunu reddetti.
Tezkere-2’deki olay, en dogrusuydu. Yani Türkiye, Kuzey Irak’a Amerika ile beraber girmeliydi ve Türkiye yeniden kesinlikle oradaki silahli Kürt güçleriyle karsi karsiya kalmamaliydi.
Ben ki, 40 seneden fazla demokrasi kavgasi yapmis bir adamim bir kere; demokrasi, yönetimsizlik degildir; demokrasi bir ülkeyi yönetememek degildir. Eger demokrasi, yönetemez bir sistemin adi ise, yasamaz, yasatamazsaniz. Halk, neticeye bakar. Halkin istemedigi bir sey, tamam. Savas istemiyor halk, tamam. Ama, ülkenizin milli menfaatlerini, bu arada, bu ülkeyle beraber hareket etmekte görüp de, veya sunlarla, bunlarla hareket etmekte görüp de, o tezkereyi parlamentoya götürmeyin. Görüyorsaniz, onu Meclis’ten geçirin.
 
“Efendim, biz diktatör degiliz.” Diyebilirsiniz.ama kimse diktatör degil. Bir siyasi partinin üyesi olmakla, bir Meclisin üyesi olmak, ayri ayri seyler. Insanlar, bir siyasi partiye girdikten sonra, haklarinin, hürriyetlerinin bir kismini, o siyasi partinin bir üyesi olduklari için terk ederler. Yani, o zaman siyasi parti  dedigimiz sey, darmadaginik bir olay olur. Hiçbir sey yapamazsiniz. Hangi zamanda neyi yapacagini bilmeyen bir hükûmet, o masanin etrafinda neye karar verir? “Bir karar verelim de, Meclise götürelim, bakalim meclis ne yapar…” diyemezsiniz.
Bir hükûmet olacak, arkasinda 365 tane milletvekili olacak, bu hükûmet bir karar getirecek, o 365 tane milletvekiliyle onu geçiremeyecek; buna  demokrasi diyecek… Acaba ne zamandan beri hükûmetler beceriksizliklerini demokrasi deyip geçistirmeye çalisiyor?
Simdi Amerika’ya, “Efendim, gelin hava sahamizi kullanin.” diyoruz. O da diyor ki, “Hava sahanizi kullanacagim ama, sen Irak’a girme. Çünkü, pesmergeler seni istemiyor…”
 
ABD akilli ise, bugünlerin geçecegini, baska günler gelecegini, baska günlerde de Türkiye gibi bir ülkenin yine dostlugundan yararlanabilecegini hesaba katar. Yani, köprülerin tümünü atmasinda bir yarar yoktur
·         Amerika, Lozan Analasmasi’ni kabullenmemistir. Çünkü, Lozan’in içerisinde iki devlet yok, Ermeni devleti yok. Iste Amerika, bundan dolayi Lozan Antlasmasi’ni kabul etmemistir.
·         Amerika taahhüdüne sadik kalmali. Ne demistir Amerika? “Biz Saddam’i öteleyecegiz.” E öteledi, yani indirdi, Irak’i occupation, istila etti, halbuki libere olmasi lazimdi, kurtarici olmasi lazimdi, kendisi dahi kullaniyor; istilaci veyahut da isgalci tâbirini…
Onun için, simdi Amerika bir çikis yolu da ariyor; yani son Times ve Newsweek’in nesriyatina bakarsaniz “Where is the exit?” diyor, yani “Çikis nerede, çikis nerede?”
 
·         Bir ülke razi olmadiktan sonra, o ülkeye demokrasiyi nasil götüreceksiniz? Onu da Hüsnü Mübarek, “Push button democracy” diyor, yani hani “Dügmeye basildigi zaman demokrasi çiksin.” diyor. Hüsnü Mübarek, “Bu, kaosa kapi açmaktir.” diyor. Ama simdi, Bütün Avrupa’da, dünyanin her tarafinda bu olay tartisiliyor. Yani bu bölgeyi nasil kalkinmamisliktan kurtaracaksiniz,  buraya nasil demokrasi getireceksiniz?
·         Birlesmis Milletler’in nizami alt üst olmustur. Birlesmis Milletler bundan sonra, yani “Burada tehdit var; bu tehdit, tehlike haline gelmeden ben bunu bertaraf ediyorum.” diye komsusuna hücuma kalkan devlete, ne yapacaktir? Birlesmis Milletler… 55 senelik bu kurulus zaafa ugramistir.
 
·         Simdi federasyon yaparsa, federasyonu irki esasa göre, etnik esasa göre yapmayacaktir; çünkü bölünme olur. Irki esasa göre yapacagi bölünme, 3-5 sene sonra bagimsizlik taleplerine yol açar. Cografi esasa göre yapacagi federasyon ise, gene de dikkat etmek lazim, yine kisa bir süre sonra aynen Balkanlar’da Osmanli Devleti’nin basina geldigi gibi beyliklere, beyliklerden de bagimsiz devletlere gider mi? Çünkü Körfez’e baktigimiz zaman, Körfez’de 5 tane emirlik var, ayri ayri bagimsiz devletler. Yani Irak, niçin 3 tane, 4 tane bagimsiz devlete bölünmesin diyebileceklerdir 5 sene sonra, 10 sene sonra.
·         Burada evet Türkiye, mutlaka seyirci kalmamalidir. Kendisi çagrilsa da, kendisinden bir talepte bulunulsa da, bulunulmasa da, Irak Türkiye’nin komsusudur ve burada olabilecek hâdiseler Türkiye’yi ilgilendirir. Türkiye ilgisini devam ettirmelidir.
·         Eger Kuzey Irak, -ki buna Musul Vilayeti diyoruz- Musul ve Kerkük, Osmanli Devleti’nin elindeydi, Misak-i Milli hudutlari içerisindeydi. Lozan Anlasmasi’yla Türkiye’nin sinirlari içerisinde kalsaydi, bugün Türkiye’nin bir endisesi olmazdi.
·         Herkes sunu iyi bilsin, burada yasayan asagi yukari 3,5 milyon Kürt’ün barinmasini Türkiye saglamistir. Birbiriyle kavga etmesini Türkiye önlemistir. Birbirini kirip geçirmesini Türkiye önlemistir. Ve bunlarin aç kalmamasini Türkiye önlemistir. Senede, asagi yukari 300 ilâ 400 milyon dolar buraya Habur kapisindaki petrol muamelesinden para girmesine Türkiye bir sey dememistir. Ve ayrica, Irak bunlarin üstüne geldigi zaman , 500 bin kisi bu hudutlari geçerek Türkiye’ye gelmis, Türkiye bunlari kucaklamistir.
Sonra 1968’de buraya 60 bin pesmerge geldi Türkiye’ye. Bu pesmergeleri, Türkiye iki sene kadar muhafaza etti. Ve gerek Talabani, gerek Barzani, hatta Ankara’ya gelerek Ankara’ya danismislardir. Simdi ne oluyor?
·         Dostluklar karsilikli menfaatlere dayanir.
·         1 Mart Tezkeresi’nin hâsil ettigi en büyük netice, Kuzey Irak’taki Kürt asiretlerinin Amerika’ya yardim etmeleridir. Simdi Amerika’nin boynu egiktir onlara karsi. Amerika’nin boynu, daha evvel Lozan meselesinde söyledigim  gibi, oradan dolayi da boynu egiktir. Daha sonra Amerika, Kuzey Irak’taki Kürt asiretlerini Saddam’a karsi tesvik etmis, isyan ettirmis, onlari korumamistir. Bu sebepten de boynu egiktir. Simdi Türkiye’nin Kürt asiretlerini asarak Kuzey Irak’ta ve Irak’ta yeni sekillenmede etkili olabilecegini sanmiyorum. Böyle bir firsat vardi ve Türkiye bunu 1 Mart Tezkeresi ile kaybetti. Ve bu sebeple de, Türkiye’nin Amerika ile beraber Irak’ta yapabilecegi bir çok seyler, yapilamaz hale gelmis. Oradaki Kürt asiretleri Amerika’nin eline düss degil, Amerika asiretlerin eline sstür.
·         Taliban, aslinda Sovyetler Birligi’nin Afganistan’dan çikarilmasi için Müslümanligi esas almak suretiyle yetistirilmis bir savas ekibidir ve Sovyetler Birligi’ni Afganistan’dan  çikardiktan  sonra,  Afganistan idaresini ele  almis bir gruptur ve neticede “yesil kusagin” parçalarindan biridir. Yani Birlesik Amerika Devletleri’nin dünya barisi için tertipledigi islerden biridir.
·         Eger Amerika kurtarici ise, kimi kurtaracaktir? Irak halkini kurtaracaktir. Irak halkinin, Amerika’nin kurtarici olduguna inanmasi lâzimdir. Irak halki, Amerika’nin kurtarici olduguna degil, isgalci olduguna inanmistir. Yalniz Irak halki degil, herkes Amerika’nin isgalci olduguna inanmaktadir. Bir memleketi isgal ederek kurtarivermeye çalisiyorsunuz. Bir ülkede olabilecek en kötü istir bu, gerilla savasi.
Ne oluyor? 20. yüzyilin silahlariyla, 21. yüzyilin meselesine çözüm bulmaya çalisiyorsunuz. Yani muntazam ordu, terörün hakkindan gelmekte büyük sikinti çekiyor; bugün olan da o…Gerillanin hakkindan gelmekte de muntazam ordu büyük sikinti çekiyor. Daha evvel de bunlar görülmüs.
“Demokratik bir idare kuracagiz” demek o kadar kolay bir sey degil. Demokrasiyi ilan edebilirsiniz; o demokrasiyi tasiyacak organlari ve tasiyacak halki nereden bulacaksiniz, kolay bir is mi?
·         “Freedom House’un” demokrasi tasnifi var. Bu demokrasi tasnifinde, Türkiye, tam demokrasi görünmüyor. Asagi yukari 55 tane Müslüman ülkenin içerisinde bir tek ülke tam demokrasi görünüyor, o da Mali. Dogrusunu isterseniz, bizim bunun içinde olmamamiza ben alindim. Zaten Müslüman ülkelerin hiçbirisi demokrasi görünmüyor.
·         Yalniz sunu iyi bilmek lâzim: Ortadogu’da bilhassa Israil-Arap, Israil-Filistin mücadelesinde Amerika’nin daha çok Israil’i tutmus olmasi,  Araplar arasinda ve Ortadogu halklari arasinda büyük bir nefrete ve düsmanliga sebep olmustur. Bu nefret ve düsmanligi çok dikkate almak lâzim. Çünkü bu nefret  ve düsmanliktan, fedailer doguyor, yani intihar bombacilari…Filistin’de 15 yasindaki çocuk, “Ne olmak istiyorsun?” diye soruldugu zaman, “Intihar bombacisi olmak istiyorum.” diyor.
·         Bu projeyi Amerika takip edecek mi? Amerika, demokrat bir ülke. Seçim olur. 11 ay sonra seçim var. 11 ay sonra Amerika döner derse ki, “Canim, benim ne isim vardi Irak’ta, orada yüzlerce Amerikali’yi öldürtmenin mânâsi neydi, ne yaparlarsa yapsin, ben kendi sinirlarim içine çekiliyorum.” Derse, o vahamettir. Yalniz kendileri için degil, dünya için vahamettir. Bizim için de vahamettir.
AVRASYA
·         Avrasya, aslinda bir kitanin adidir, bana göre. Bu kita, bundan evvelki  zamanda yok muydu? Yeni mi çikti bu kita? Evet, yeni çikti. Yerküre üzerinde bu cografya vardi, ama bu cografyanin siyasi adi bu degildi. Bana göre Avrasya, Adriyatik Denizi’nden Çin Seddi’ne kadar olan alandir. Ben öyle bakarim.
 
·         AB, yeni güvenlik ortaminda güvenilir bir oyuncu olmayi amaçliyorsa, güvenlik ve savunma politikasinin, Türkiye gibi tamamen AB/NATO üyesi olmayan devletleri de kapsayacak sekilde genislemesi gerekir. Türkiye’yi tam üyelik için resmi bir aday olarak ilan eden AB’nin tarihi karari, Avrupa sinirlarinin cografi ya da kültürel farkliliklardan çok, müsterek degerlere göre belirlendigini kanitlamistir. Ilerlemekte olan süreç, sadece Türkiye için bir vaat degil, ayni zamanda AB’nin yeni bir yaklasim düzeyine ulasmasi için de bir vaat olmustur.
·         Türkiye, dünyanin en kritik jeopolitik kavsaginda bulunan bir ülke olarak çok yönlü, çok boyutlu bir politika izlemek zorundadir. Türkiye’nin ABD, Rusya, Balkanlar, Orta Dogu, Avrasya, komsulari ve AB politikalari birbirinin alternatifi olamaz, birbirini örtemez, birbirinin yerine geçemez. Bu politikalarin her birinin kendi içinde bir mantigi, önemi ve agirligi vardir.
Türkiye, üç projesini birlikte yürütmelidir.
-Birincisi; kendi projesi “Türkiye Projesi”,
-Ikincisi “Avrupa Projesi”,
-Üçüncüsü de “Avrasya Projesi”.
·         Türkiye, dis politikasini, AB ile sorun yasadiginda Avrasya’ya, ABD ile sorun yasadiginda AB’ne yönelerek degil, itibarli, ahde vefali, sözüne güvenilir ve isbirligine açik bir ülke olarak, tepkisel tutumlarla degil, gerçekçi bir zeminde  ve iyi tanimlanmis hedeflere yönelerek sürdürmelidir.
·         -Rusya Federasyonu toparlanabilirse ve Çin, bugünkü tempo ile kalkinmasini sürdürebilirse, Avrasya, Bati dünyasi ile bu ülkeler arasinda bir köprü olacaktir. “Ipek Yolu”, bu köprünün adidir. Avrupa ve Asya kitalarinda 30 veya 32 devletten mütesekkil bir büyük ekonomik güç olarak, daha bugünden varligini ispatlamis bir Avrupa birligi ile bu ülkelerin alisveris içinde olmamasi mümkün degildir.
·         Avrasya’nin çesitli köselerinde kalici bir barisin tesis edilememis olmasi, bu bölgenin ekonomik kalkinmasinin ve isbirliginin önündeki en önemli engeldir. Stratejilerimizi, ihtilaflarin çözülmeyecegini varsayarak degil, çözülecegini varsayarak ayarlamak lazimdir.
Tanima ve tanitmaya, ögrenme ve ögretmeye, gelmeye ve gitmeye, sevmeye ve sevdirmeye devam etmek gerekiyor. Ismail Bey Gaspirali, “Dilde, fikirde ve iste birlik!”sözüyle, bu büyük dünyayi bir arada tutmanin reçetesini vermistir.
·         Balkanlar’i Avrasya’nin bir parçasi olarak görmeliyiz. Çünkü Balkanlar’da baris olmazsa, Avrupa’da baris olmayacaktir. Balkanlar’da gelisme olmazsa, Avrupa’da gelisme olmayacaktir. Bu yüzden Balkan bölgesinin Avrupa’nin bir parçasi oldugunu düsünüyorum. Avrupalilarin da ayni sekilde düsündügüne inaniyorum.
·         Bir çok kisi, komünist rejimin sona ermesinden sonra yeni cumhuriyetler kurulacagini ve bu cumhuriyetlerin demokratik olacagini düsünüyorlardi. Fakat bir noktayi gözden kaçirmislardir. Demokrasi, yukaridan empoze edilemez. Demokrasiye geçiste en önemli kurum, insandir. Halk, temsilcilerini özgürce seçebilecegini bilmeli; çok partili sistemi bilmeli, çok partili sistemi denemeli… Tek partili sistemi, bir günde çok partili sisteme dönüstüremezsiniz. Bu imkansizdir. Komünist sistemin yönetiminde olan birçok insan, simdi bu yeni ülkelerin de yönetimlerindeler. Bir günde bir sistemi degistiremeyeceginiz gibi, bir günde eski bir komünist lideri de demokratik bir lidere dönüstüremezsiniz.
·         Ingiltere ve Rusya’nin bulunduklari bir ülkeden ayrilirken, o ülkenin halkini pisman etmek gibi resmi bir taktikleri vardir. Bu iki ülke, bir bölgeden ayrildiklarinda, arkalarinda her zaman olumsuz bir seyler birakmaktadirlar. Örnegin Pakistan ve Hindistan’dan ayrildiklarinda arkalarinda Kesmir  problemini biraktilar. Orta Dogu’dan ayrilirken, bir çatismaya dönüsen Israil Sorununu biraktilar. Bunu dünyanin her yerinde görebilirsiniz. Büyük güçler, bulunduklari bir bölgeden ayrilirken, her zaman geride sorunlar birakirlar. Montenegro-Karabag’da Ermenistan ve Azerbaycan arasinda büyük sorunlar yasandi.
·         Bütün dünyaya 100 yil yetecek kadar bin milyar varil petrol bölgede bulunmaktadir. Bu petrolün 66 milyar varili Orta Asya’da bulunmakta… 178 milyar varili Hazar bölgesindedir. Türkmenistan’da ayrica dogal gaz rezervleri vardir. Dogal gaz ve petrolü degerlendiremezlerse, bütün bu ülkeler fakir kalacaktir.
·         Bilindigi gibi siyaseti tarih ve cografya tayin eder. “Bagimsiz Orta Asya” denildigi zaman, bunun “Bagimli Orta Asya”dan “Bagimsiz Orta Asya”ya geçis anlamini tasidigi bellidir. Bagimsiz Orta Asya’yi anlayabilmek için, bagimli Orta Asya’nin sartlarini iyi bilmek lazimdir
Siyasi ve ekonomik reformlara disaridan yardim edilebilir. Ancak, bölgeye Bati’nin geçmiste yaptigi müdahaleler ve tarihi deneyimleri, bölgedeki insanlarda Bati’ya karsi bir güven boslugu yaratmistir. Bölgeye yönelik uluslar arasi çabalarin, “Bati tarafindan Bati için dizayn edilmis büyük düzen” seklinde seslendirilmesi, bu riski tasimaya yardim etmektedir. “Daha Genis Ortadogu” projesi dile getirildiginde, bu güvensizlik görülmüstür. Ve hala bir bakima süphe ile bakilmaktadir. Bunun ardindaki sebepleri anlamamiz gerekir.
·         Bölgedeki hükûmetler, eninde sonunda istikrarin bedelinin artik demokrasinin kisitlanmasi olmadigi gerçegi ile karsilasacaktir. Bölgedeki halkin ve hükûmetlerin yapmalari gereken sey, bu yanlisi degistirmek ve demokrasi ile istikrari bagdastirmak için kendi yollarini anlasarak bulmalari olacaktir.
·         Türkiye’deki siyasi partilerin hepsi bilir ki, sadece seçmenlerin dini bagliliklarina ya da ideolojik egilimlerine bagli siyaset olmaz. Siyaset iyi yönetim ve hizmet demektir. Aksini düsünenler sanik basinda derslerini alirlar.
·         11 Eylül saldirilari, Afganistan ve son olarak Irak savasi, dramatik biçimde bölgenin stratejik önemini artirmistir. Avrasya’daki süreç, küresel güvenlik  için
 
daha belirgin bir hale gelmistir. Buna ek olarak, Avrasya’nin küresel refah için büyük potansiyel tasidigina ve Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik iyiligi için anahtar konumda olduguna inancim tamdir.
Ancak, Afganistan’daki savastan sona ortaya çikan ani riskler konusunda uyarida bulunmak isterim. Öncelikle bölge ülkelerinin, simdi özellikle ABD’den  olmak  üzere uluslar arasi toplumdan daha fazla fon beklentisi olmasidir. Eger bu maddi yardim istegi karsilanmazsa, bu beklenti, hayal kirikligi ve yabancilasmayla sonuçlanabilir.Ikinci risk ise sudur: Uyusturucu ve silah ticareti rotasi, Afganistan’dan Orta Asya’ya kayabilir. Aslinda bu riski isaret eden raporlardan haberdariz. En önemlisi de bölgede tekrar ortaya çikan terörist olaylarin ciddi bir tehdit olusturmasidir.
KIBRIS
·         De Gaulle, 1967’te Türkiye’yi ziyaret etti. O zaman, daha Kibris meselesi bu sekilde degildi. Birtakim sikintilar vardi ama, ne güneydeki Türkler kuzeye, ne kuzeydeki Rumlar güneye gitmisti. Resmi ziyaretçimizdi, ben de Basbakandim.
Kendisine sordum:”General, bu Kibris nasil hallolur?” dedim. Bir kagit kalem alip Kibris haritasi çizdi, ortasina bir hat çekti. “Üstüne Türkler gelir, altina da Rumlar gelir, ayri ayri yasarlar, baska çözüm yoktur.”dedi. 1975’te tam onun dedigi oldu. Aradan 28 sene geçti, biz hala Kibris’i nasil çözecegiz, diye ugrasiyoruz.
Simdi ne oluyor? Kibris’ta kan dökülmesini baslatan Rumlar, o gün kani  dökülen azinlik durumunda olan Türkler, hiç korumasiz, terinden, yurdundan, evinden, bagindan, bahçesinden olan Türkler, perisan olan, sefil olan, gidecek yer arayan korumasiz Türkler ve suçlu Türkler; olur mu böyle sey? Suçlu onlar. Nasil suçlu?
Eger Bosna Hersek’te halk ayrilsaydi, yani Sirplar bir tarafta, Bosnaklar bir tarafta, Hirvatlar bir tarafta olsaydi, bu kan dökülmezdi. Eger 1974’ten bu yana geçen asagi yukari 28 sene zarfinda, Kibris’ta bir damla kan dökülmemisse, bunun sebebi Birlesmis Milletler degildir. Bunun sebebi Türk Silahli Kuvvetleri ve ikincisi de Kibris’in Güney ve Kuzey olarak ayrilmis olmasidir.
Rumlar güneyde yasasinlar, de facto durum bu, Türkler de kuzeyde yasasin.
·         Kibris’in ne isi var Avrupa’da? Avrupa topragi mi, vazgeçilmez bir ekonomiye sahip, vazgeçilmez bir stratejik mevkiye mi sahip, vazgeçilmez bir siyasi güce mi sahip? Ne isi var Kibris’in Avrupa’da? Hata burada iste. Hiç kimse buna cevap vermez.
Peki, bunlari içine aliyorsunuz; bunlara desenize ki, “Gidin, Kuzey Kibris’taki Türk  Cumhuriyeti’yle  olan  meselelerinizi çözün,  ondan  sonra  gelin.” Hayir,
 
Ister çöz, ister çözme, seni içime aldim.” Gel de ondan sonra Kibris Meselesini çöz… Nasil çözeceksiniz  Kibris Meselesini?
“Efendim, ek protokol yaptiniz, bu ek protokolü Meclisinizden geçirin, geçirmezseniz ben de bu müzakerelere ara veririm.” diye tehditlere falan da Türkiye zaman zaman tabi tutulmaz; çünkü bunlar yapildigi takdirde, bu kadar büyük bir proje, Türk kamuoyunda destek kaybedecektir. Bu destege, Türkiye’nin ihtiyaci var, Avrupa’nin da ihtiyaci var.
Bir Kibris Cumhuriyeti kurulmus. Bu Kibris Cumhuriyeti, Birlesmis Milletler’e kaydolmus, bu Kibris Cumhuriyeti’ni kuran anlasmalar var. Londra-Zürih Anlasmalari Birlesmis Milletler’e kayitlidir, bu anlasmalar geçerlidir. Bu anlasmalara göre, Türkiye’nin ve Yunanistan’in üye olmadigi bir yere Kibris üye olamaz. Ne hakkin var, bu uluslar arasi antlasmalari çigneyerek, Güney Kibris’i içine almaya?..
Edirne, ne kadar Türkiye Cumhuriyeti birligi içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiriyorsa, Hakkari de ne kadar ilgilendiriyorsa, Mugla ne kadar ilgilendiriyorsa, Artvin ne kadar ilgilendiriyorsa, Kibris da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni o kadar ilgilendirir.
Simdi, gelelim Avrupa’ya… Avrupa diyor ki; “Eger bir anlasmaya varmazsaniz, sizi isgalci ilan ederiz.” Et be!.. Zaten etmedigin bir o kalmisti. Et de, seni bir defa daha ne oldugunu görelim. Sen hiç adalet, hak, hukuk tanimaz misin?
Diyorlar ki, “Efendim, burasi Avrupa topragi oluyor, siz de Avrupa topraginda oturuyorsunuz.” Ne zamandan beri Avrupa topragi oluyor? Orasi, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyeti’nin topragi.Yani sen, hududu olmayan bir devleti aliyorsun, o zaman bu çizgiyi kabul edeceksin.
Avrupa Birligi’nin yaptigi, dogrudan dogruya bir tazyiktir. Eger Kibris meselesi halledilmezse, Türkiye’nin Avrupa Birligi meselesi de halledilmez.
·         1963 Aralik ayindan 1964 Mart’ina kadar geçen kisa dönem zarfinda Kibris’ta bir etnik temizlik, yani bir irk tasfiyesi cihetine gidilmistir. Kibris’ta yasayan Rumlar, Kibris’taki Türkleri kökünden söküp atmak, yasadiklari topraklardan atmak ve bunu katliam ile neticelendirmek gibi plânlara sahiptirler ve bu baslamistir.
Neticede Türklerin ve Rumlarin kurduklari Kibris Devleti, Londra-Zürih Antlasmalari ile kurulmus olan devlet, Makarios tarafindan yikilmis ve o anlasmalar geçersiz ilân edilmistir. Bu, 964’ün basi…
 
Fakat üzülerek söyleyeyim ki, BM o dönemde, 4 Mart 1964 tarihli bir karar almis ve Rum Kesimi’ni, bütün Ada’nin devleti saymislardir. Bugünkü sikintilarimizin kökünden yatan önemli olaylardan biri de budur.
Ve nasil oluyor da AB, Kibris Rum Kesimi’ni içine almaya kalkiyor. Çünkü AB, BM’nin  o  kararina  dayanarak,  de facto  durumu  bir  kenara birakip, yani Kibris’ta 20 seneyi asan bir süredir KKTC vardir- ve Kibris’ta asagi yukari 1965’ten itibaren Kibris ikiye bölünmüstür, bunu bir kenara birakip- ve bunu Kibris’ta varsaydiklari devletin, Kibris Devletine karsi isyan etmis ve onun otoritesini tanimayan insanlar sayip, bunu görmezlikten gelmeleridir.
EKONOMI
·         Aman bu ödemeler dengesi denen seye dikkat edin. Ödemeler dengesi, bence bir ülkenin bagimsizligi kadar önemlidir. Yani almayin, satmayin demiyorum. Yanlis anlasilmasin, almayin satmayin dersem, pazar ekonomisini inkar ederim. Pazar ekonomisinin birinci sinif taraftariyim. Ama dikkat edin, yani çarsinizda pazarinizda Çin-i Maçin’den, Latin Amerika’ya kadar her mal bulunmasi iyi; iyi de, yari para bitti deyip en hayati mallarinizin bulunmamasi kötü. Onun içindir ki ne yapacaksiniz? Irlanda misaline geliyorum. Sanayilesmeyi artiracaksiniz beyler…
 
·         Korkmayin sermayeden; yabanci sermayeden falan korkmayin. Siz de gidiyorsunuz baska yere, Türkiye’nin insanlari da gidiyor. Bulgaristan’da, Romanya’da, baska yerlerde, Polonya’da sanayi kuran arkadaslarimiz var; bu ne kadar güzel bir sey.
·         Simdi burada diyorlar ki, bu Yatirim Danisma Konseyi, idari ve bürokratik engelleri kaldirin, yapamazsaniz baska türlü. Bu idari ve bürokratik engelleri niye kaldiramiyorsunuz? Kaldiramiyorsunuz, çünkü henüz, benim siyasetçim de, benim medyam da, benim bürokrasim de devletçilikten kurtulmamis, bir; ikincisi henüz ben servet dostu degilim.
·         Bir seyi yapacaksaniz, bir seyi ondurun. Yani eliniz degince yesersin. Simdi, Türkiye üniversiteleri mezun veriyor. 300 bin mezun bu sene. 20 bin mezunla basladim ben; 300 bin mezun…Bu çocuklari okutmayalim mi? Okutalim. Okutuyorsak, bunlara is bulalim. Çünkü aslinda okumus adamin issizligi kadar, bir ülkenin içini bozan bir sey yoktur.
Gelin, bu ülkenin hem okumus, hem okumamis insanini issiz birakmayalim, ama okumus dam, dünyanin her tarafinda da budur, okumus adamin gayrimemnunlugu ve inkisara düss olmasi, kötümserlige düss olmasi, tamiri çok güç bir olaydir.
Hadise su: %5 kalkinma hizini saglayan bizim gibi bir ülke, senede 500 ile 600 bin kisiye is çikarir. Hesap bu… Buradaki sikinti, 500 ile 600 bin kisiyi asan is talebidir. Bugün dünyanin en önemli meselesi rekabettir. Ve zaten  AB’ne girelim girmeyelim, bizim için öncelik, dünyadaki rekabete dayanabilmemizdir, küresellesme dedigimiz olayi gögüsleyebilmemizdedir.
·         Bugün hiçbir ülkenin, Gümrük Birligi Duvarlari arkasinda ilerlemeyen ekonomiyi sübvanse etmeye gücü yetmez. O zaman bugün alinacak ders ve AB’ne girelim derken bizim göz önünde tutmamiz gereken en önemli mesele, sanayimizde, tarimimizda, her seyimizde, mutlaka küresellesmeye dayanacak sekilde modernlesmeyi ve rekabet gücünü muhafaza etmemiz gerektigidir.
·         “Ödemeler dengesi” denen bir olay var. Türkiye, ödemeler dengesindeki  açigini tasinabilir bir duruma getirmeye mecburdur. Bunu basaramadigimiz takdirde, siyasi para almaktan, sicak para almaktan kendimizi kurtaramayiz.
·         Ekonomi, aslinda faydayi aramaktir. Bu, birinci sartidir. Kimin için fayda ise, isin siyasi kismidir. Yalniz eger birinci kismi ve ikinci kismi arasinda irtibat yoksa, o zaman da basarili olmaniz mümkün degildir. Yani faydayi ararken, eninde sonunda bu faydanin hedefinin insan oldugu unutulmayacaktir. Faydayi ararken, insani mutlu yapmak, insani yoksulluktan, çaresizlikten, sefaletten kurtarmak, insani dünyaya geldigine sevindirmek için fayda aranacaktir.
Faydayi aramanin bir tek yolu vardir. Elinizdeki kaynaklari en iyi sekilde kullanmaktir…Önceligi verirken, üç soruya dogru cevap vermek lazim. Bunlardan bir tanesi:”Bu isi niçin yapiyorsunuz?” Why do you do it at all? Ikincisi:”Niçin simdi yapiyorsunuz?” Why do it now? Üçüncüsü:”Niçin böyle yapiyorsunuz?” Why do it this way?
Bu üç suale iyi cevap veriyorsaniz, ekonomiyi ögrenmis sayilirsiniz. Daha dogrusu, zihniniz bu üç suale cevap aramayi ögrenmisse, ekonomiyi ögrenmis sayilirsiniz.
Faydayi nasil hesaplayacaksiniz? Yapacaginiz her iste faydanin hesaplanmasinda iki faktör vardir; bunlardan bir tanesi direkt faydadir. Yani “tangible” dedigimiz faydadir. Eger su isi yaparsam, bundan su kadar hasilat çikar, bunun su kadari kar olur. Ve ikincisi “intangible”, yani endirekt faydadir, hesabi yapilamayan faydadir.
Aslinda “tangible” faydalar, yani direkt faydalar, “intangible” faydalari, hesabi yapilamayan faydalari yaratmak içindir. Bu benim nazariyem!.. Yani eger yaptiginiz is, birtakim intangible faydalari, hesaplanamayan, hesabi çözülemeyen, rakamlara dökülemeyen faydalari yaratmiyorsa, o isin “cost/benefit ratio” dedigimiz, yani maliyetiyle getirdigi faydanin orani düsük olabilir.
Iste bu hesaplanamayan faydayi tahmin edebilme, o boyutu tahmin edebilme, bir tecrübe isidir.
·         Aslinda dünya kuruldugundan beri insanoglu, bir kasigin pesinden gider. Yani ansindan dogdugu zaman çiplak dogar, istedigsey ekmektir, yani süttür evvela… Büyüdükçe ekmege kayar, giyinmek ister, daha sonra soguktan kurtulmak için barinmak ister, is ister ve insanoglunun en önemli ihtiyaçlari; barinmaktir, giyinmektir, doymaktir ve kendi kendisini korumaktir.
Hayatini idame ettirme olayinda medeniyetlere bakilirsa, hangi medeniyet bunu   daha   iyi   yapmissa,   onlar   parlak medeniyetlerdir.   Hangi  toplum yapamamissa, onlar kisa zaman içerisinde gelip geçen, tarihte ismi bile anilmayan medeniyetlerdir.
Yani refah olmazsa, bir yerde baris da olmaz, Yani sunu demek istiyoruz; yani toplumlar açsa, yoksulsa, fukaraligin çok büyük tehdidi altindaysa, o toplumda refah olmaz. Öyleyse en önemli seyden birisi, o toplumun refahini saglamaktir. Evvela barisi saglayacaksin, mutluluk da ondan gelecektir.
1978’de Komünist Partisi’nin toplantisinda yeni seçilmis bulunan Çin  lideri Deng, -ki bu, “CüceDeng” diye de anilir-kürsüye gelip sunu söylemistir: “Ideoloji devri kapanmistir, moderniyete gidecegiz, çagdasliga gidecegiz. Çagdasliga giderken pragmatizm esastir. Akli kullanacagiz. Ideolojik kaliplari  bir kenara birakiyoruz. Akli kullanacagiz ve çagdasliga gidecegiz.” Ve bunu söyle söylemektedir:
“Kedinin beyaz olmasi veya siyah olmasi önemli degildir. Kedinin önemli olan tarafi, fareyi yakalamasidir. Eger kedi fareyi yakaliyorsa, beyazmis, siyahmis, bakilmaksizin iyi kedidir o.”
 
·         50 sene bu devletin hizmetinde bulunan birisi olarak, bu devletin en önemli meselesi bence ikidir. Bunlardan birisi, ödemeler dengesidir. Zaten Imparatorlugun çöküsünde de, “Düyun-u Umumiye” dedigimiz olay odur.  Döviz kazanmayan bir ekonominiz varsa, Düyun-u Umumiye kaçinilmazdir. Düyun-u Umumiye’yi reddetmekle isin içinden çikamazsiniz. Döviz kazanacaksiniz. Döviz kazanma…
Borç…Efendim borç, tabii ben desem ki, borç yigidin kamçisidir, “Demirel bunu daha evvel de söylemisti, o yüzden borca girdik.” der çikarlar. “Yani canim, biz size borca girin dediysek, ödeyemeyeceginiz kadarina girin demedik ki…” desek, kimse dinlemez.
Kendi kaynaklariniz bu ülkeyi kalkindirmaya yetmez. Eger 20 senede yapacaginiz isi 100 senede yapacaksaniz, buna tahammülünüz yok, çatlarsiniz.
Ve ödeyebileceginiz kadar borç…
enflasyonu %5’in altina düsürün, büyümeyi %5’in üstünde ve civarinda tutun, borçlanmayi GSMH’nin %60’i civarinda tutun, Avrupa sizi yanina alir. Bunlari yapmadan Avrupa’ya girmek istiyorsaniz, o, suna benzer:
Burada büyük bir ziyafet veriliyor, resmi kabul var, kiyafet mecburiyeti var, herkes frakla smokinle gelecek diye. Kapiya birisi geliyor, burasi demokrat bir ülke, ben kilik-kiyafet falan tanimam, ben böyle gelecegim iste, yani kot pantolonlu, açik yakali bir seyle, böyle gelecegim. Almazlar… Yani, mühim olan mesele, bizim kendi kendimize çeki düzen vermemizdir.
·         Henüz Türkiye, demokrasi, insan haklari ve piyasa ekonomisi olayini anlamadi. Hâlâ biz, yari devletçiyiz. Bugün devlet, en kötü yatirimci, en kötü isletmecidir. Öyleyse bugün ülkenin her bir bireyinin becerisinden istifade edeceksiniz. Kisinin girisimciliginden, yaraticiligindan istifade edeceksiniz. O tesvik ister.
 
·         Simdi bakin, tesvik verilen iller var, 36 il. Ben tesvik verilmesine karsi degilim; yalniz, 6 ile birden tesvik veremezsiniz. Gücünüz yetmez. Nitekim zaten 16’sina hiç gelen giden yok. Ben ilgililere vaktiyle tavsiye ettim; dedim ki, “,Sekiz tane il seçin, bunlar hakikaten çok fakr-u zaruret içinde olan yerler olsun. Buralari bir ayaga kaldirin.”
·         Türkiye çok önemli bir kalkinma hamlesini bir yere getirmistir. Adam basina 50 dolar gelir seviyesindeki 10-12 milyon nüfuslu Türkiye’den adam basina 7 bin dolar gelir seviyeli 70 milyonluk Türkiye’ye gelmissiniz. “Efendim, 7 bin dolar az…” Ben de az oldugunu biliyorum, bu kadar yapabilmisiz. Bu cografyada –herkese birden söylüyorum- barinmanin kolay oldugunu mu zannediyorsunuz, kolay oldugunu kim zannediyor? Savunma masraflari olmayan bir ülkeyi verin de, ben size Türkiye’yi nereye çikaracagimizi söyleyeyim.
EGITIM, BILIM VE TEKNOLOJI
·         Milletler, bilim ve teknoloji ithal eden, bilim ve teknoloji üreten, bilim ve teknoloji disinda kalan ülkeler olarak üçe ayriliyor. Biz, bilim ve teknoloji üreten bir ülke olmak istiyoruz. Hedef budur. Bilime dayanmayan teknolojiyi ileriye götürmek mümkün degildir. Teknoloji alan ülkeler, teknoloji kolonileridir; yani teknoloji üretip, satan ülkelerin kolonisidir, müstemlekesidir; öyleyse, benim ülkem bu duruma smemeli.
·         Bence, Galile’nin insanliga yaptigi en büyük hizmetlerden birisi, “Incil, bize dinimizi ögretir, ama fizik ögretmez. Fizik ögrenmek istiyorsaniz gözlem yapacaksiniz, deney yapacaksiniz, din kitaplarindan ahiretle, ahirette ne olacagini ögrenirsiniz, erdemli yasamin yollarini ögrenirsiniz. Ama dünyayi ve fizigi ögrenemezsiniz.” seklindeki sözleridir. Galile, fevkalade dindar bir adamdir. Iki kizi da manastirdadir. O diyor ki, “Din kitaplarinda, fizigi aramayin.”
 
·         Arastirma, deney, gözetleme gibi unsurlar bir araya gelmis, insanlik aklin kuralariyla düsünerek, tasinarak, akli kullanarak, aydinlik yolunu bulmustur. Aydinlanma dönemi bunun neticesidir ve dinle devletin ayrilmasi olaylari da budur. Bilim hürriyet ister, bilim hür düsünce için mutlaka cesaret ister ve mutlaka desteklenmek ister. Bunlari yapabilmek için ortam ister.
Onun indir ki, Avrupa uzunca bir süre büyük kavgalarin içinde olmustur. Mücadele, aslinda din ile devlet mücadelesinden ibaret degildir, bir zihniyet meselesidir. Bir toplum, kendi kendisini hangi istikamete götürecektir? Mistisizme mi dalacaktir, hurafelere mi dalacaktir, yoksa aklin geregini mi yapacaktir
 
·         Türkiye, sadece teknoloji ithal eden bir ülke olma devam etmekten de kurtulmaya mecburdur. Teknoloji ithal etmeye devam edeceksek, teknoloji kolonisi oluruz. Öyleyse arastirma gelistirmeye çok büyük önem vermeliyiz.
·         Türkiye’de sanayiyle üniversiteler arasindaki isbirligi mevcut haliyle iyi degil, yeterli de degil. Türkiye bunlari gelistirecek. Yepyeni teknokentler kuruluyor. Gelismis ülkeler ne yapmissa, biz onlari yapacagiz. Yani Türk sanayinin, teknolojideki degisimi mutlaka çok yakindan takip etmesi ve hayata geçirmesi lazim. Bugün bir yerden teknolojik patent alip, su veya bu biçimde dünyanin parasini vererek yaptigimiz üretim yerine, kendi patentlerimizi meydana getirmemiz gerekiyor. Bu milliyetçi bir duygu degildir; bu, dogrudan dogruya hesap isidir.
·         Bugünkü dünya sartlarinda, bugünkü rekabet ortaminda, bugünkü küresellesme ortaminda, bugünkü teknolojik ortamda, Türkiye eger önümüzdeki on seneyi, bunun altini çize çize söylüyorum- bu uygarlik seviyesine yetismede zayi ederse, aynen buhari, aynen elektrigi kaçirdigimiz gibi, bu treni kaçiririz.
·         Önümüzdeki yüzyilda egitim sistemimizin temel amaci, Türkiye Cumhuriyeti vatandaslarinin dünyanin neresinde olursa olsun, becerileriyle ve donanimlariyla, çagdaslariyla rekabet edebilecek güce kavusturulmalari olmalidir.
·         Ben, dünyada hiçbir seyin yüksek ögretimin küresellestirilmesi kadar barisa ve istikrara katkida bulunacagina inanmiyorum
Günümüzde, teknolojinin yönettigi küresel bilgi ekonomisinde, üniversiteler, sadece kendi ülkeleri içindeki diger üniversitelerle degil, ayni zamanda dünyanin diger bölgelerindeki kurumlarla da rekabet etmek durumundadirlar. Daha da önemlisi, rekabet ettikleri bu kurumlar, kar amaçli ve dagitimda ileri teknoloji kullaniyorlar.
Rekabetin çok yüksek oldugu uluslar arasi arenada, bir üniversitenin basarisi, egitip mezun ettikleri elemanlarinin, uluslararasi pazarda ise yerlestirilmesi ile dogru orantilidir. Dogal olarak bu olay üniversitelerin hem yabanci egitim kurumlari, hem de egitimin disinda yatirim kurumlari ile ortaklik dahil, yeni ve yaratici yaklasimlar gelistirmelerini gerektirmektedir.
·         Basarinin yerine konulabilecek baska bir sey yoktur. Zaafi, güçsüzlügü savunamazsiniz. Basari, insanlara dimdiklik verir. Ama basariya ulasmak için, basariya tâlip olmak lâzim. Basariya tâlip olmayanin basarili oldugu görülmemistir. Olsa bile, tamamen tesadüftür.
·         Milletimizi sevmeyeceksiniz, Atatürk’ü sevmeyeceksiniz, Cumhuriyeti sevmeyeceksiniz; o zaman bu ülkede yediginiz yemek, içtiginiz su, kokladiginiz hava haram olur.
 
Ne istiyoruz? Nasil gençler istiyoruz? Evet bugün sadece diploma alan genç istemiyoruz. Diploma, sadece bir isarettir; beceri istiyoruz, bilgi istiyoruz. Bilgisayar bilgisi, internet bilgisi istiyoruz, lisan bilgisi istiyoruz. Dünyanin neresine giderse gitsin, is yapabilecegi hünerler istiyoruz. Ve bütün bunlarin içerisinde demokrasiye, ülkenin bölünmez bütünlügüne, Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyete sadâkat istiyoruz herkesten. Çok sey mi istiyoruz? Hayir, ancak bu sayede ayakta durabiliriz
NÜFUS
Bugün dünyanin en büyük tehlikesi, nüfus artisidir. Nüfus artisi, yerküreyi bitirecektir. Hem de içinden çikilmaz kargasanin içine girecektir dünya. Asrin basinda 1,5 milyar olan dünya nüfusu, bugün, 4 kat artarak 6 milyara  gelmistir. Gelir de yedi kat artmistir. Yalniz, bu 7 defa artan gelirin  bölüsümüne baktiginiz takdirde, bunun %82’si dünya nüfusunun 20’si tarafindan üretilmekte ve alinmaktadir. Demek ki, geri kalan %18’i, dünya nüfusunun %80’i tarafindan alinmaktadir. Yani bir tarafta dünya nüfusunun
%80’inin aldigi %18, bir tarafta dünya nüfusunun 20’sinin aldigi %82. Bu tablo baris tablosu degil. Daha bugünden, göçten sikayet ediliyor.
Avrupa göçü sevmez; Avrupa göç verir, göçü almaz. Bakarsaniz Amerika’ya, Avustralya’ya, Yeni Zelanda’ya, Hindistan’a, baska yerlere, dünyanin her tarafindan Avrupali girmistir; ama kendisinde 12 milyon kadar yabanci var, iste o kadar, 300 milyonun içerinde; ama bu göç dalgasi önümüzdeki zamanlarda geliyor.
Ve baska bir olay. 1,5 milyon çocuk her sene ilkokula kayda geliyor. Bu nedir biliyor musunuz? Ingiltere’nin, Almanya’nin, Fransa’nin, üç ülkenin çocuklarinin yekunudur. Ve 12 milyon Türkiye’den ben, bugün 70 milyonluk Türkiye’ye gelmisim, 80 sene içerisinde. Bu kadar hizli büyümenin verdigi birtakim sikintilar var. Toprak parçalanmis. Baba, babadan sonra gelen ogul, oguldan sonra gelen ogullar, topragi verimli kullanma imkanini ortadan kaldirmis. Ve pek çok sikintinin içerisinde daha birçok neler var.
Yoksulluk, fukaralik öyledir, mürekkep gibidir. Bu mürekkebi eger bir süngerle alirsaniz orasi temizlenir. Yoksulluk da bu mürekkeptir. Onun süngeri de kalkinmadir.
Eger Türkiye, 70 milyon nüfuslu bir Türkiye degil de 30 milyon nüfuslu bir Türkiye olsaydi, bu dertlerimizin çogu olmazdi. Bizim fukaraligimizda, yoksullugumuzda eger büyük sehirlerimize göç varsa, bu büyük sehirlerimizde göçe ilaveten okullar, 60, 70 çocuklu siniflarsa ve hastaneler önünde kuyruklar tesekkül ediyorsa, ne kadar çok yapsak, ne kadar yapsak, ugrassak bütün bunlar varsa, hepsinin kökünde %100 çogalma vardir.
Degerli  arkadaslarim;  bir  ülkenin  %100  çogalmasi  halinde, o  ülke     ister
Ingiltere olsun, ister Fransa olsun, hangi ülke olursa olsun, onun dertlerine
 
çare bulma imkani hiçbir ekonomide mümkün degildir. Eger bu %1 olsa 500 bin kisi beden is isteyecektir. Ben 500 bin kisiye is bulacak imkanlari saglarim. Ama 1,5 milyon isterse, 500 bin kisiyi zorlayarak 600 bin kisiye is bulurum, gerisi issiz kalir. Ondan sonra da her türlü kötülük issizlikten çikar. Her türlü kötülük yoksulluktan çikar. Öyleyse esas mesele, nüfustadir. Böyle bir mücadelenin içindeyiz simdi.
Her yil 1,5 milyon çocuk dogar da, bu 1,5 milyon çocuk benden okul isterse, hadi okulu vereyim, is isterse, onu nasil verecegim?
Gelin biraz kendimize çeki-düzen verelim. Toplum olarak çeki-düzen    verelim.
%1 çogaltalim. % 1 çok; 500 bin-60 bin kisi çogaltalim. Ona bu ekonomi  cevap verebilir. 78 sene, %5 ortalama kalkinma hizini saglamis bir ekonomi bu…Neye ragmen? 57 tane hükûmete ragmen.
Türkiye nüfusu %1 civarinda, 1’in biraz altinda artmaya devam ederse, bu is meselesini hallederiz. Bugün Istanbul’umuzda 60 kisilik siniflarda çocuklar okuyorsa, hastanelere gidildigi zaman, bilhassa sigorta hastaneleri, emeklilerin vesairenin gittigi hastaneler, kuyruktan geçilmiyorsa, bugün halk ekmegi  satilan yerlerde sabahin saat besinde insanlar kuyruga giriyorsa, bunlarin hepsinin sebebi nüfustur.
Baska memleketler artiyor mu? Artmiyor. 6 milyonluk Danimarka, 6 milyonda duruyor 50 senedir. Bugün Almanya, 82 milyon nüfuslu Almanya 70 milyona iniyor. Ve neden Türkiye’nin Avrupa Birligi’ne girisini bu zamana kadar oyaladilar? Çünkü kapilari açtigin zaman, adam diyor ki, “Tüfekle yapamadigini, simdi bununla yapacak. Su kadar insan serbest dolasima girerse, bizim buralari istila eder bu Türkler.” diyor.
Ve tarim nüfusu… Eger sizin Tarimda çalisan %30-35 nüfusunuz varsa, Avrupa’nin vasatisi %10 tarim, tarim sübvansiyonlari olarak bütün Avrupa kadar para alacaksiniz; bütün Avrupa kadar ama… Yani 25 ülke kadar para alacaksiniz. Bundan dolayi sizden korkuyor adam.
Refah istiyorsak, nüfusu muayyen bir yerde tutacagiz ve tuttugumuz yerde, o nüfus, daha iyi okumus, daha iyi is bulabilen bir nüfus olacak. Her yil 1,5 milyon artan nüfusa, bizim çapimizda olan hiçbir devlet, ne is imkani bulabilir, ne okul bulabilir, mümkün degildir. Sinir geçilmistir, ama simdi herkes bunu anlamistir.
TARIM VE SU
 
·         Bugün AB dedigimiz ülkelerde dönüm basina 550 kilo bugday aliyor. Avrupa, ABD’den sonra 15 üyeli Avrupa en çok hububat üreten ülke. Hani bu sanayi memleketiydi? Ve ahalisinin ancak %8’i tarimda. Hatta bu Fransa’da %5, Almanya’da %5. Benim ülkemde %35. Ama ben disaridan tarim ürünü almak mecburiyetinde kaliyorum.
 
·         Avrupa gene ABD’den sonra en çok et üreten memleket. En çok  tereyagi üreten memleket. En çok süt üreten memleket. Rusya’dan da, Çin’den de, Brezilya’dan da fazla. Bu nasil olmus? 45 sene, AB’nin kuruldugundan bugüne kadar geçen 45 sene zarfinda Avrupa bütün gücünü, bu tarima vermis. Orada köylü yok aslinda. Köy yok çünkü. O köy meselesini 200 sene evvel halletmis. Ve tarima vermis bütün gücünü.
·         ABD’de nüfusun %3’ü tarimla ugrasiyor. 295 milyon ABD vatandasini besliyor, eger gümrüklerini açarsa dünyanin yarisini da besler.
·         Keske benim dilim “çiftçi” demeye varsa… Benimki “çiftçi” degil, benimki “köylü”. Yani “çiftçi” dedigin, ekonominin bir parçasidir, benimki ekonominin parçasi degil. Benimki sosyal bir sorun… Okul götüreceksin, elektrik götüreceksin, telefon götüreceksin, televizyon götüreceksin. Tamam bunlari götürelim. Ama, bunlari satin alabilecek güce sahip olmasi lâzim.
Öyleyse yapacagimiz is, bizim, çiftçiligimizi de, sanayimizi de, herkes gibi, rasyonel seviyeye getirmek, yani randimanli seviyeye getirmek. Bir adam, ayni masrafla 500 kilo bugday mi üretiyor, 550 kilo üretecegim. Bunun sartlarini devletin, bunun sartlarini mütesebbislerin, bunun sartlarini çiftçinin yaratmasi lazim.
Yani ben çiftçimi köylülükten kurtarip, ekonomik isletme haline getirinceye kadar, altyapimi düzeltmem lazim. Bu toprak dagilimiyla, 3 dönüm surada, 5 dönüm burada, 8 dönüm orada ile bir yere varamayiz ve topraktaki %35 nüfusla da bir yere varamayiz.
·         Türkiye’deki arazi büyüklügü 60 dönüm. Avrupa’daki arazi büyüklügü 160 dönüm,  Amerika’daki  arazi  büyüklügü 10  bin  dönüm.  Amerika, nüfusunun
%3’ü ile bütün dünyayi besleyecek kadar gida maddesi üretiyor. Bu isi müthis güzel yapiyor. O, artik çiftçi degil. O açik baca, açik çati, sanayi… Tarimi, sanayi haline getirinceye kadar; bizim bunu yapmamiz gerekiyor.
·         Gelecekteki savasin su üzerine olacagi” sözünün, bana göre modasi  geçti. Daha önce de dikkat çektigim gibi, su sorunlari sadece teknik degil, siyasi ve ulusal yönlere de sahiptir. Bu nedenle, suyu kullanan ülkeler arasinda karsilikli güven ve itimat tesis edilmeden çözülemez.
·         Bilgi ve veri, havza temelinde paylasilmali. Ilgili ülkeler gerçek bir isbirligine girmek için siyasi niyete sahip olmalilar. Böyle bir isbirligi, sinirasan su havzalarinin, tüm taraflarin çikarina kullaniminda ortak bir anlayisa ulasmaya yönlendirebilir.
·         Siyaset dedigimiz olay, aslina insanin sorunlarina çare bulma sanatidir.
·         Kaynaklar lazim, kaynak genellikle büyük kaynak lazim ve bu kaynaklari kullanirken, hem beseri kaynaklarinizi, hem mali kaynaklarinizi israf etmemeniz gerekecek. Israf etmemek kafi degil, çok iyi kullanmaniz gerekecek. Maksimumu elde etmek için kullanacaksiniz. Optimum ve maksimum gibi iki kavrami bu kaynaklari planlayanlar ve gelistirenler mutlaka akillarinin en iyi yerinde tutacak.
·         Aslinda dünle bugünün farki sudur: Dün yaptiginiz seylerde çok fazla menfaat aramaniza gerek olmazdi, dün yaptiginiz seylerde sasaa, debdebe arardiniz. Bugün yaptiginiz her seyde, “Ne getirir, ne götürür?”ü arayacaksiniz. Su kaynaklarinin gelistirilmesi, bunlarin en iyi misallerinden bir tanesidir.
·         Cumhuriyet’in, daha sonraki 50’li yillarda yaptigi en önemli islerden biri, Kahramanmaras, Gaziantep ve Osmaniye arasindaki ovalarda mevcut olan Gavur Gölü, Emen Gölü, Mizmilli Gölü diye üç tane göldür. Bunlari da kuruttu, pamuk tarlasi haline getirdi. Daha sonra elestirildi, bunlari yapanlar elestirildi, çünkü islak alanlar azaltildi, bu defa yabani hayata mani olundu gibi...
Bunda haklilik olabilir.
BÖLÜCÜLÜK
·         Insan haklarinin her türlüsünü taniyin insaniniza. Yalniz, insan haklari taniyoruz diye, Türkiye’yi birlik ve beraberlikten uzaklastirmamaliyiz. Bugün birbirinin  hangi etnik gruptan geldigini sormaya ihtiyaci olmadan, yan yana oturan bu insanlarin hepsi, yarin, sen su gruptansin, en bu gruptanim, o su gruptan diye, birbirimizden kopacaksak, o birbirimizden bizi koparacak olan sey, dünyanin en büyük mükafati da olsa yanlistir.
·         Türkiye’de akli basinda çok insan vardir. Bizim söyledigimiz sey, irka dayanan milliyetçilikle, mezhep ve inanca dayanan bölücülük bizi mahveder.
·         Insan haklari, bir arada ahenk içinde yasayan insanlari bölüp parçalamak, aralarina fitne sokmak degildir. Kimsenin kimseden sikayeti yok; herkes esit haklara, esit firsatlara sahip, esit imkanlara sahip, ahenk içerisinde yürüyüp gidiyor. Bunun içerisine bir “azinliklar” diye, bugün vatandas olan kisiyi, yarin azinlik durumuna düsürmenin bir manasi yok veya iste burada tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil…Tekrarliyorum: Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek dil, bu… Bu ülkede yasayan herkesin menfaatinedir. Hatta kendisini etnik bakimdan veya inanç bakimindan büyük kütleden farkli sayanlarin menfaatinedir evvela ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk denir.” Sözünden kim, niçin gocunuyor, burada kimi hedef aliyor? Dinin nedir, mezhebin nedir, etnik  mensein nedir, diye soran var mi? “Bu Cumhuriyet’i kuran halka Türk denir.” Diyor ve netice itibariyle “Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasiyla vatandaslik bagiyla bagli olan herkes Türk.” Denildigi zaman, bunun disinda ne ariyoruz, acaba huzur batiyor mu?
·         Yasalarla özgürlük arasindaki karsilikli etkilenmeyi daima aklimizda tutmamiz gerektigini düsünüyorum. Çünkü özgürlügü yasalar yarattigindan, özgürlügün bir degeri olabilmesi için de, yasalara ihtiyaç vardir.
 
·         Insan haklarinin çekirdegini bireyin teskil etmesi gerekir. Bireyin yerine gruplarin ya da topluluklarin konulmasi, insan haklarina e insana zarar verebilir. Böyle bir durum, insanlar arasindaki asgari ortak paydanin kaybolmasi ve belli topraklarda ya da tüm dünyada yeni çatismalar yaratmasi riskini dogurur. Grup ya da topluluk haklari, ancak bireysel insan haklarina dogrudan bagliysa, bir anlam ifade edebilir. Kürt meselesi, bir azinlik meselesi degildir. “Kürt meselesi” diye Türkiye’nin bir meselesi yoktur. “Kürtler” diye Türkiye içerisinde insanlar vardir. Ama bunlar, bu ülkenin 1000 senelik vatandaslaridir. Ve esit haklara, esit firsatlara sahip insanlardir.
·  Türkiye Cumhuriyeti’nin bazi meseleleri, bugünden çikan meseleler degildir. Yani bugün meydana gelen meseleler degildir. Bu, cografi meselelerdir. Ve, ne gibi  bir tarihi mirasa sahipseniz, bu meselelerin bir kismindan kaçmaniz mümkün degildir. Onun içindir ki, bunlarin bir kisminin da kolay bir zamanda bir cevabi olmayacaktir. Öyleyse, Türkiye Cumhuriyeti, birtakim sorunlariyla bir arada yasamaya mecburdur.
·         Gülün bile dikeni var. Ve tarihten devraldigimiz miras da, çok büyük bir mirastir. Osmanli Imparatorlugu’nun bünyesinden 35 tane devlet çikmistir. Ve çikmayan devletler de vardir bu bünyeden…Türkiye, bunlarin sancilarini bugün degil, bin senedir yasiyor, yasayacaktir. Türkiye Cumhuriyeti, bütün bunlarin karsisinda eger birligini, beraberligini muhafaza edebilirse; gücünü, kudretini muhafaza edebilirse ve diyalogu düzgün tutarsa, bunlarin hepsinin içinden çikmak mümkündür.
·  ABD’nin 1918’lerdeki Baskani Wilson, ”Her millet kendi mukadderatini tayin eder.” demisti. Ancak Sevr Muahedesi yürürlükten kalktigi için bu gerçeklesmedi. Eger Sevr yürürlükte olsaydi, bölgede plebiste gidilecek ve mukadderat tayin edilecekti. Yani Kürtler, bu yolla bir yuva kuracaklar, sorunlarini hale yola koyacaklardi. Ancak, Lozan buna engel oldu…
Iste bugün, tekrar o günün meselesini gündeme getirmeye çalisiyorlar. Lozan’i yok farzetmek, Sevr’i canlandirmak istiyorlar.
· Bakiniz, devlette 50 sene bulundum. Bu devletin en mühim meselesi, milli birligidir. Hiç kimse bunu küçümsemesin. Bu milli birligin üzerindeki hassasiyet, Türk milliyetçiliginin özünü teskil ediyor.
Türk milliyetçiligi, kafatasi esasina dayali degildir. Bu ülkenin bütünlügünü korumaya, bu ülkenin bütün insanlarini kucaklamaya, bu ülkenin bütün insanlarina, dogu-bati, güney-kuzey ayrimi yapmaksizin esit firsatlar tanimaya, esit haklar tanimaya, bu ülkenin her yanini imar ve insa etmeye, medeniyetin bütün nimetlerini bu ülkenin bütün insanlarina götürmeye yöneliktir Türk milliyetçiligi.
· Türk tarihinde Girit bir hüsrandir. Girit kabusu vardir benim halkimin zihninde. Çünkü,  oraya  götürdügümüz insanlari,  sona alip,  getirmek   mecburiyetinde
 
kalmisizdir. Ve Osmanli ordulari, Girit’teki isyanlari iki yilda bastirmis. Bütün bunlara ragmen, Düvel-i Muazzama ve Düyun-u Umumiye, ikisi beraber, Osmanli topragini Yunanistan’a vermislerdir.
·   Ama bakin, bir ülkede, eger o ülkenin halki birbirine düsüyorsa, o meseleyi halletmek çok zor oluyor. Eger bir ülkenin halki, yabanci ülkelerdeki insanlara karsi bir husumet içine giriyorsa, o kolay. Çünkü orada müsterek, hepsi beraber… Fakat birbirine karsi husumete giriyorsa, orada parçalilik olur.
Bugünkü, siyaseten parçaliliktir. Bu siyaseten parçalilik, bir yerde tamir edilir, tamire ugrar. Ama öfke, kin, nefret, insanlarin birbirine düsmanligi ve birbirini tanimayan insanlarin birbirini suçlu ilan etmesi, yargisiz infazlar, sunlar, bunlar, siyaset onlarin içinden çikmaliydi. Ve o, bizim üstümüzde kaldi.
Terörün gerekçesi olmaz. Yani “Su sebepten dolayi bu insanlar teröre basvurdular.” denemez. Nedir terör? Merhamet, ahlâk, vicdan ölçüleri dikkate alinmaksizin, kana susamisliktir, mâsum insanlarin kanini akitmaktir. Böyle bir hâdisede, “Evet, bu terör olayi yapiliyor ama, yani bu adamlar bu teröre basvurmuslar ama, bunlarin da hakli sebepleri var. O sebepleri kaldirin, o zaman terörde kalksin.” Üzüntüyle söyleyeyim ki, bizim Avrupa’dan karsilastigimiz olay buydu.
Bu terörün içinden çikmak kolay bir sey degildir. Çok zor bir istir. Iki tane önemli hâdise var bunda. Bunlardan bir tanesi, terörün içinden çikabildiysek, Silahli Kuvvetler’in kahraman gücü; onun disinda da güvenlik kuvvetlerinin kahramanligidir, mülkî idarenin gayretleridir… ama, çok önemli olan, sadâkatidir!Eger mahallî halk devlete sâdik kalmasa, isin içinden çikmak fevkalâde güç olurdu. O mahallî halk, Cumhuriyet’i kuran halktir! Kurtulus Savasi’ni yapan halktir! Ve Cumhuriyet’in her seyine sahip çikmis bir halktir.
·         Insan haklarinin her türlüsünü taniyin insaniniza. Yalniz, insan haklari taniyoruz diye, Türkiye’yi birlik ve beraberlikten uzaklastirmamaliyiz. Bugün birbirinin  hangi etnik gruptan geldigini sormaya ihtiyaci olmadan, yan yana oturan bu insanlarin hepsi, yarin, sen su gruptansin, ben bu gruptanim, o su gruptan diye, birbirimizden kopacaksak, o birbirimizden bizi koparacak olan sey, dünyanin en büyük mükafati da olsa yanlistir.
ÖZDEGERLENDIRME
Ben, 1923 yilinda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nden bir yil sonra dogmus olmam nedeniyle, Cumhuriyet’in birinci nesliyim.
Isparta’nin Islamköy’ünde dogan bir çiftçi çocugunun genel müdür, basbakan, cumhurbaskani olabilecegini göstererek, Cumhuriyet’in bu ülkede yasayan herkesi “birinci sinif vatandas” gördügünü ve firsat esitligi sagladigini  ispatlamis biri olarak, Cumhuriyet’in erdemini temsil etmekteyim.
 
Dogup büyüdügüm çevrenin, ailemin, ögretmenlerimin, o günün sartlarinin hepsinin hem kisiligim, hem siyasi görüslerim, hem ülke meselelerine bakisim, hem de verdigim mücadele üzerinde etkileri vardir. Özetle, sunlari söyletebilirim:
-   Keyfilige ve haksizliga karsi çikarak, hak, adalet ve hürriyet arama,
-   Her sart altinda sessiz milyonlarin savunuculugunu yapma,
-   Ülkede “kisi”yi, demokratik haklarin tümüne sahip vatandas haline getirme,
-   “Devleti, milletin devleti” yapma mücadelesini mesru zeminlerde sürdürme,
-    “Hürriyet, güvenlik ve refah” üçlüsünü, beraberce, yeniden millet hayatina hâkim kilma.
Bizim medeniyetçilik mücadelemizde, suyun pesine düsmemizde ve “suyu bulan adam” olmamizda bizzat yasadigim ve sahit oldugum bu istiraplar yatar.
-   Sehirde ne varsa, köyde o olacaktir.
-   Medeniyetin bütün nimetlerini, ülkemin her kösesine götürecegiz.
-   Ücra köse, garip kisi birakmayacagiz.
-   Köy ve köylü davasi, bir beseriyet davasidir.
-   Fukaralik, issizlik, cahillik ve çaresizligi yenecegiz.
Bizim mücadelemizde; aydinligin karanlikla, yesilin bozkirla, varligin yoklukla, refahin sefaletle, ilim ve irfanin cehaletle, imar ve ümranin harabiyetle kavgasi vardir. Bu kavga gücünü, bu sloganlar da ilhamini, unutulmus milyonlarin sessiz istirabindan ve isyanindan alir.
Bu ülkede yollar herkese açiktir. Bu ülkenin köylüsü, kentlisi, dogulusu, batilisi, güneylisi, kuzeylisi, “Burasi benim vatanimdir, bu millet benim milletimdir, devlet benim devletimdir.” diyen herkes, bu büyük devletin hizmetinde, bu büyük milletin hizmetinde olmak istiyorsa, ben onlara emsâlim, misâlim. Hiçbir sey yapmasam, bu hizmetim kâfi degil mi?
Geçen 40 sene zarfinda, yani simdi andigimiz 40 sene sonunda, geldigimiz yerde, Türkiye yine bir büyük sikintilar içinde… Çünkü hâlâ 1981’de siyasi partilerin kapatilmis olmasinin etkileri silinememistir.
Bölünmüslük…1960’li yillarda da bölünmüslük vardi, 2004 senesinde bölünmüsgün tesirleri hâlâ sürmektedir. Ve bölünmüslük, sürpriz iktidarlar çikarir meydana. Ve öyle olmustur.
Onun için simdi de, Türkiye’de herkes birbirine bakmaktadir. %35 oyla %66’da temsil, aslinda temsilde adaletsizligi ifade eder.
Soruyorum size; hesaplasma degil bu…Ben size, geçmisi, hep beraber yasadigimiz geçmisi, bir açidan anlatiyorum. Ve diyorum ki, %7 kalkinma  hizini, %5 enflasyon, hadi bir daha saglayin… Saglayan bir iktidar, 6 sene müddetle saglayan ve Türkiye’yi katlayan, Türkiye’nin her tarafini santiye haline getiren, kimsenin hukuksuzluktan sikayeti olmadigi, sikiyönetim vesaire, su, bu idarelerin bulunmadigi, normal idareyle idare edilen bir Türkiye’de, Türkiye nasil uçurumun kenarina gelmistir? Nasil gelmistir? Ve hükûmet krizi yok, parlamentoda sikisik bir sey yok. Her karar aliniyor, kanun çikiyor ve siyasi iktidar halkin yaninda… Halkin çikardigi bir siyasi iktidar…
Sunu söyleyeyim, sevgili arkadaslarim, baslayip, basariya ulastirmadigimiz hiçbir isimiz yok. Biraz rötarlidir, inisli-çikislidir. Buradaki önemli hâdise, sabirdir, bir; inançtir, iki; karaliliktir, üç; dördüncüsü de, birbirinize bagliliktir. Bunlari ben yapmadim, bunu hep beraber yaptik, bu sizin…
 
Evet, biz neyi yapmaya kalktiysak, bir karsi çikan oldu. Para yok! Para bulacaksiniz. Proje yok! Proje bulacaksiniz. Mühendis yok! Mühendis bulacaksiniz. Bir de karsi çikanlari iknâ edemeyeceksiniz, asacaksiniz! Iknâ mümkün degil… Ebu Cehil. Ebu Cehil’in ne oldugunu bilen var degil mi  içinizde? Var… Bilen, bilmeyene ögretir.
Öyle bir yere geldik ki; hizmetlerimiz Türkiye’nin her tarafinda vardir. Bizden baska hiç kimse; “Geçtigimiz yolda, içtiginiz suda, tedavi gördügünüz hastanede, içinden çalistiginiz fabrikada, içinde okudugunuz okulda, yaktiginiz elektrikte, seyrettiginiz televizyonda, dinlediginiz cep telefonunda, -1992 hükûmetinin isidir- bindiginiz jet uçaginda, geçtiginiz bu yolda damgamiz vardir.” diyemez. Diyebilir mi?.. Bizden baska hiç kimse; yahut da tek kimse… Yani, onu diyecek adam lâzim.
Biz, bu ülkenin trilyonlarini, katrilyonlarini sarf ettik. Bizden, benden, benimle beraber hükûmet yapmis olan arkadaslarimdan, onlarla beraber çalismis müstesarlar ve umum müdürler, yani kadrolar, idarî kadrolar, mülkî idareler, bizimle beraber çalismis mülkî idareler ve bizimle beraber siyaset yapmis, yani, bu hareketimizde siyaset yapmis, benim arkadaslarimdan, bize destek olmus, hatta bize oy vermis milyonlardan kimse bir kör kurusun, bir damla kanin ve bir damla gözyasinin hesabini sormadi.
Sadece, ihlâs ile bu ülkeye hizmet ettik, ihlâs ile… yani, bu aziz demokrat büyük Türkiye’nin aziz halkina, ihlâs ile hizmet ettik… Bir ömrün muhasebesi budur… Yalniz bu, ifade edeyim, benim marifetim degildir; hep beraber basladigimiz bu büyük hareket, hepimizin verdigi yillarin, hepimizin emeginin eseridir…..

Benzer Kitaplar